Osmanlı Devleti’nin Arap Bilincindeki Stereotipik İmajı: Bu İmajı Kim ve Nasıl Oluşturdu?
“Mei Al-Wardani”, İstanbul 11. Arap Kitap Fuarı’ndaki programda Osmanlı Devleti’nin Arap dünyasındaki imajını ele aldı:
- Altı asırlık Osmanlı tarihinin “işgal” ve “geri kalmışlık” gibi kalıplaşmış ifadelerle sınırlandırılması
- Televizyon dizileri alternatif tarihsel bilincin çarpıtılmasına katkıda bulundu; “Harem” devletin kendisi değildir
- Osmanlı deneyiminin tarafsız biçimde incelenmesinde İstanbul arşivlerindeki belgeler temel alınmalıdır
- Tarihi eserler, şeytanlaştırma ya da mutlak idealizasyondan uzak biçimde gerçek ile dramatik yapımlar arasındaki farkı ortaya koyan bir tarih anlatıyor
İnsan Medya – Özel Haber:
Gazeteci ve araştırmacı Mei Al-Wardani, İstanbul Arap Kitap Fuarı’nın 11. edisyonunda gerçekleştirdiği konferansta, Osmanlı Devleti’nin Arap dünyasındaki kolektif bilinçteki imajı etrafında süregelen tartışmayı ele aldı. Al-Wardani, altı asırdan fazla bir süre varlığını sürdüren Osmanlı Devleti tarihinin “işgal”, “geri kalmışlık”, “istibdat”, “harem ve iktidar mücadeleleri” gibi sınırlı ifadeler üzerinden kalıplaştırılmış bir imaja indirgenmesinde rol oynayan siyasi, tarihsel ve medya kaynaklı faktörleri sorguladı.
“Tarih ile Medya Arasında… Arap Dünyasında Osmanlı Devleti’nin İmajını Kim Çarpıttı?” başlığını taşıyan konferansta Al-Wardani, bir yandan tarihin belgelere ve çok çeşitli anlatılara açık bir alan olması ile diğer yandan eğitim müfredatı, medya, edebiyat ve televizyon dizileri aracılığıyla kamuoyuna ulaşan tarihsel imaj arasındaki farka odaklandı.
Konuşmasının başında Al-Wardani, amacının Osmanlı Devleti’ni savunmak ya da olumsuz bir imajın yerine idealize edilmiş başka bir imaj koymak olmadığını vurguladı. Osmanlı Devleti’nin de diğer tarihsel tecrübeler gibi güç ve zayıflık, başarı ve hata, adalet ve zulüm dönemlerinden geçtiğini belirten Al-Wardani, konferansın temel sorusunun şu olduğunu ifade etti: “Bize ulaşan bu imaj nasıl oluşturuldu?”
Al-Wardani’ye göre belirli bir siyasi imajın onlarca yıl boyunca tekrar edilmesi, bu imajın zaman içerisinde siyasi bir niteleme olmaktan çıkarak adeta tartışmasız bir gerçekmiş gibi algılanan bir zihinsel tasvire dönüşmesine yol açabilir. Stereotipik bir imajın oluşturulmasının her zaman gerçekleri uydurmayı gerektirmediğine dikkat çeken Al-Wardani, bunun yerine gerçeğin belirli bir yönünün öne çıkarılıp diğer yönlerinin gündemin dışında bırakılabileceğini ifade etti.
Al-Wardani ayrıca eğitim müfredatının ve modern milliyetçi anlatıların Osmanlı Devleti tarihinin sunumu üzerindeki etkisini ele aldı. Altı asırdan fazla bir tarihi tek bir anlatıya indirgemekle, devletin, kurumlarının ve toplumlarının farklı dönemlerde geçirdiği büyük dönüşümlerin göz ardı edildiğini belirtti.
Tarih öğretiminde çoğunlukla padişahlar, savaşlar, Yeniçeriler, siyasi mücadeleler, kapitülasyonlar ve yenilgiler üzerinde durulduğuna; buna karşılık yönetim, yargı, vakıflar, eğitim, ticaret, şehirler ile toplumsal ve gündelik hayata ilişkin konulara daha az yer verildiğine işaret eden Al-Wardani şu soruyu yöneltti:
“Sorun sadece Osmanlı Devleti’ne kaç sayfa ayırdığımız değil; bu sayfaların içine ne koyduğumuzdur.”
Al-Wardani, Mısır’da 19. yüzyıl boyunca yaşanan siyasi ve düşünsel dönüşümler ışığında Osmanlı geçmişine yönelik tarihsel okumanın nasıl değiştiğini göstermek amacıyla Mısır örneğini ele aldı. Özellikle milliyetçi ve düşünsel akımların ortaya çıkışı ve ardından 1882’de başlayan İngiliz işgaliyle birlikte vatan, millet, Avrupa ile ilişkiler ve Osmanlı Devleti kavramlarının yeniden tanımlanmasının, geçmişin yeni siyasi ve düşünsel bağlamlar içerisinde yeniden yorumlanmasına katkı sağladığını belirtti.
Konferansın devamında medya ve televizyon dizilerinin tarihsel bilincin şekillenmesindeki rolüne değinen Al-Wardani, özellikle 2011 yılında yayınlanmaya başlayan ve Türkiye dışında da geniş bir izleyici kitlesine ulaşarak büyük bir televizyon fenomenine dönüşen “Muhteşem Yüzyıl” dizisi üzerinde durdu. Televizyon dizilerinin tarih kitabı olmadığını, ancak milyonlarca izleyicinin belirli bir tarihsel dönemle tanışmasında temel araç hâline geldiğinde kolektif hafıza üzerinde önemli bir etki oluşturabileceğini ifade etti.
Kanuni Sultan Süleyman’ın saray, harem, kişisel ilişkiler, entrikalar ve iktidar mücadeleleri üzerinden sunulmasının tarihin bir yönünü yansıttığını belirten Al-Wardani, bunun Osmanlı tarihinin bütün kurumları, dönüşümleri ve karmaşıklıklarıyla yerini tutamayacağını vurguladı. Al-Wardani, “Harem devlet değildir, saray toplum değildir ve padişah tek başına tarih değildir.” ifadelerini kullandı.
Al-Wardani, “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin Mısırlı ve Pakistanlı iki farklı izleyici grubu tarafından nasıl karşılandığını inceleyen ve toplam 952 katılımcının yer aldığı bir araştırmaya da atıfta bulundu. Katılımcıların 423’ünün Mısırlı olduğunu belirten Al-Wardani, Mısırlı örneklemin yüzde 44,6’sının dizide sunulan tarihsel bilgileri yanlış olarak değerlendirdiğini, yüzde 28,2’sinin doğru bulduğunu, yüzde 15,9’unun ise bilgilerin abartılı olduğunu düşündüğünü aktardı. Katılımcıların yüzde 11,3’ü ise bu konuda bir görüş belirtmedi.
Al-Wardani, bu sonuçların diziyi doğrudan “yalan” olarak nitelendirmek anlamına gelmediğini, ancak kendi değerlendirmesine göre dramatik yapım ile izleyicinin zihnindeki tarih anlayışı arasında belirli bir mesafe bulunduğunu gösterdiğini ifade etti. Ayrıca bu sonuçların, dramaların tarihsel olay ve kişiliklerin nasıl algılandığı üzerinde etkili olabileceğini ortaya koyduğunu belirtti.
Konferansın temel başlıklarından birinde Al-Wardani, önyargılardan uzak bir tarih okuması gerçekleştirebilmek için belge ve Osmanlı arşivlerine dönülmesi çağrısında bulundu. Yayınlanmış bazı tahminlere göre İstanbul’daki Osmanlı Arşivi’nin yaklaşık 150 milyon belge ve kaydı barındırdığını belirten Al-Wardani, bu sayının araştırmacıların erişimine açık tarihsel malzemenin genişliğini ortaya koyduğunu ifade etti.
Bu belgelerin Osmanlı Devleti hakkında mutlaka idealize edilmiş bir tablo sunmadığını belirten Al-Wardani, buna karşın söz konusu belgelerin devletin tarihinin farklı boyutlarının incelenmesine imkân sağladığını vurguladı. Bu kapsamda yönetim, yargı, vakıflar, ticaret, nüfus, merkez ile taşra arasındaki ilişkilerin yanı sıra sorunlar, şikâyetler, başarılar ve başarısızlıkların da belgeler üzerinden ele alınabileceğini ifade etti. Al-Wardani, “Falanca kişi Osmanlılar hakkında ne söyledi?” sorusundan, tarihsel araştırmaya daha doğrudan dayanan “Belge ne söylüyor?” sorusuna geçilmesi gerektiğini belirtti.
Al-Wardani ayrıca gazetecilerin, yazarların ve aydınların tarihle kurduğu ilişki konusunda sorumluluk taşıdığını vurguladı. Belge ile anlatı, tarih ile drama arasındaki ayrımın gözetilmesi, sayı ve bilgilerin doğrulanması ve belirli bir tarihsel döneme ilişkin bir imajın altı asırlık bir dönemin tamamına genellenmemesi çağrısında bulundu.
Konuşmasının bir bölümünü Türkiye’de yaşayan Arap genç nesillere ayıran Al-Wardani, bu kuşakların İstanbul’da Osmanlı tarihinin izleriyle günlük yaşam içerisinde karşılaştığını, Türk dizilerini izlediğini ve müzeleri ziyaret ettiğini belirtti. Bu deneyimlerin, söz konusu gençlerin gelecekte Arap ülkelerine döndüklerinde beraberlerinde taşıyabilecekleri bir tarih algısının oluşmasına katkı sağlayabileceğini ifade etti.
Al-Wardani’ye göre burada amaç, bu gençlerin Osmanlı Devleti hakkında idealize edilmiş bir imajla yetişmeleri olmadığı gibi, Osmanlı’ya ilişkin tamamen karanlık bir tablo taşımaları da değildir. Asıl önemli olanın, onların sorgulama, karşılaştırma ve tarih ile drama; yaygın anlatı ile tarihsel belge arasındaki farkı ayırt etme becerisine sahip olmaları olduğunu belirtti.
Al-Wardani, konferansının sonunda Osmanlı Devleti’nin imajını düzeltmenin yeni bir “Osmanlı efsanesi” oluşturmak anlamına gelmediğini vurguladı. Bunun yerine tarihe; başarıların ve hataların, güç ve zayıflık dönemlerinin, siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutların bir arada görülebilmesine imkân veren, çok katmanlı ve farklı anlatılara açık bir tecrübe olarak yaklaşılması gerektiğini ifade etti.



