Başlık: “Doğu Türkistan”dan Çin Baskısına ve Uluslararası Sessizliğe Karşı Bir Çığlık
Doğu Türkistan Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Dr. Abdülvaris Abdülhalik:
- Bölgesel dosya ve krizlerin yoğunluğu, Doğu Türkistan’ın Arap ve uluslararası medyadaki görünürlüğünü zayıflattı
- Dünya genelindeki mutlak sessizlik, Çin’e dosyayı en tehlikeli toplumsal ve kültürel mühendislik operasyonu yoluyla sonuçlandırma fırsatı veriyor
- Pekin ile kurulan stratejik ve ekonomik ortaklıklar, birçok hükümeti bu meseleyi gündeme getirmekten kaçınmaya itiyor
- İttifakların güçlendirilmesi ve gerçek ortaklıklara dönüştürülmesi, İslam ülkelerine ilkelerini koruyabilecek müzakere gücü kazandırır
- Davanın yeniden canlandırılması, söylemi geçici duygusal dayanışma alanından sürdürülebilir bir bilince taşıyacak bir medya vizyonu gerektiriyor
- Hak savunucularını, Uygur mücadelesini sözlü kınamadan mahkemelere ve uluslararası kuruluşların koridorlarına taşımaya çağırıyoruz
İnsan Medya Röportajı: İman Selame
Bu özel röportajda, Doğu Türkistan Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Dr. Abdülvaris Abdülhalik ile birlikte, Arap ve uluslararası medya sahnesinde en fazla göz ardı edilen ve görünürlüğü dalgalı seyreden insani dosyalardan birinin karmaşık ve çetrefilli boyutlarını ele alıyoruz.
Dr. Abdülhalik, bu meselenin; siyasi ve ekonomik çıkarların, Pekin’in dayattığı sıkı coğrafi ve güvenlik engelleriyle kesiştiği karmaşık bir denklem içerisinde varlığını sürdürdüğünü vurguluyor.
Ayrıca, “İstiklal Medya Grubu” platformunun yoğun sansüre karşı kullandığı dijital belgeleme mekanizmalarına ışık tutarken, aynı zamanda küresel ve İslam dünyasındaki mutlak sessizliğin, 21. yüzyılın en tehlikeli toplumsal ve kültürel mühendislik operasyonuna zemin hazırladığı konusunda uyarılarda bulunuyor.
Bunun yanı sıra, İslam ülkelerinin çıkarların gerçekliği ile değerlerin derinliği arasında denge kurabilmesi için pratik bir strateji ortaya koyuyor ve “İnsan Medya Araştırmaları Merkezi” aracılığıyla insan hakları savunucularına ve medya mensuplarına açık ve nitelikli mesajlar vererek, Uygur mücadelesinin geçici duygusal dayanışma ve sözlü kınama kalıplarından çıkarılıp sürdürülebilir küresel farkındalığa ve sağlam hukuki belgelendirmeye dönüştürülmesi çağrısında bulunuyor.
Dr. Abdülvaris: Doğu Türkistan meselesinin Arap ve uluslararası medyada belirgin bir şekilde görünmez hale geldiğini ya da en azından dalgalı bir görünürlük sergilediğini görüyoruz. Bu ciddi gerilemenin nedenlerini nasıl açıklıyorsunuz?
Doğu Türkistan meselesinin Arap ve uluslararası medya sahnesinde görünmez hale gelmesi veya görünürlüğünün dalgalanması, siyasi ve ekonomik çıkarların, sıkı coğrafi ve güvenlik engelleriyle kesiştiği karmaşık bir denklemin ürünüdür.
Meselenin geri planda bırakılmasının nedenlerinden biri, kasıtlı örtbas ve jeopolitik baskıdır; çıkar ve ekonomi diplomasisi aracılığıyla Çin, özellikle Arap ve İslam ülkeleri başta olmak üzere dünyanın büyük bölümüyle (Kuşak ve Yol Girişimi, enerji projeleri ve altyapı yatırımları üzerinden) devasa stratejik ve ekonomik ortaklıklar kurmuştur. Bu durum, birçok hükümeti ve onlara bağlı medya kuruluşlarını, Pekin’i rahatsız edebilecek egemenlik dosyalarını gündeme getirmekten kaçınmaya yönlendirmektedir.
Bununla birlikte Pekin, uluslararası ölçekte farklı dillerde faaliyet gösteren medya platformları aracılığıyla büyük bütçeli bir karşı propaganda yürütmekte; “terörle mücadele, entegrasyon ve ekonomik kalkınma” söylemine odaklanan bir anlatıyı pazarlamak için aktif diplomatik hesaplar kullanmaktadır. Bu da ciddi bir bilgi bulanıklığı üretmektedir. Buna ek olarak Çin makamlarının uyguladığı dijital ve güvenlik temelli sıkı denetim ve bağımsız gazetecilerin ya da uluslararası medya ekiplerinin Doğu Türkistan’a saha araştırması için serbestçe girişinin neredeyse imkânsız olması, canlı ve doğrudan haber akışını zayıflatmakta ve belgeleme sürecini büyük ölçüde sınırlamaktadır.
Peki Arap medyasının özel koşulları hakkında ne dersiniz? Bu gerilemeye katkı sağlayan ek faktörler var mı?
Evet, Arap medya ortamının kendine özgü yapısı da bu gerilemede etkili olan ek sınırlamalara sahiptir. Bunların başında bölgesel dosyaların ve krizlerin yoğunluğu ile devam eden savaşlar gelmektedir; Filistin meselesi, Gazze’deki durum, Suriye, Yemen ve Libya dosyaları ile yerel ekonomik krizler bunlara örnektir.
Ayrıca uluslararası kutuplaşma ve siyasi ihtiyat da etkili olmaktadır; Arap medya alanında bu dosyanın Batı (Amerikan ve Avrupa) tarafından öne çıkarılmasının, Washington ile Pekin arasındaki “jeopolitik rekabet ve ticaret ile çip savaşı”nın bir parçası olduğu şeklinde değerlendirildiği durumlar bulunmaktadır.
Doğu Türkistan içinde uygulanan sıkı denetim ve sahada çalışmanın neredeyse imkânsız olduğu bir ortamda, “İstiklal Medya Grubu” olarak bu kuşatmayı nasıl aşmaya çalışıyorsunuz?
“İstiklal Medya Grubu” olarak, kimliğini özel bir platform olarak yansıtan, araştırma ve veri takibine dayalı entegre bir medya sistemi kullanıyoruz. Bu sistem, karmaşık verileri yazılı ve görsel içeriklere (infografik ve videografik) dönüştürerek farklı dillerde küresel kitlelere ulaştırmayı hedeflemektedir. Gerçeğe ve doğru bilgiye ulaşmak, “İstiklal”in temel çalışma eksenidir.
Doğru ve güvenilir bilgiye erişimdeki zorluklar nedeniyle çok kanallı bilgi izleme stratejisi uyguluyoruz. Bunlardan biri, 7/24 dijital ve otomatik veri taramasıdır; bu kapsamda dünyada yayımlanan haber ve raporları tüm dillerde anlık olarak tarayan gelişmiş teknolojik araçlar kullanıyoruz.
Ayrıca Çin yerel medyasını ve sosyal bilgi akışını doğrudan Çin içindeki sosyal medya platformlarını izleyerek takip ediyoruz. Bunun yanında Doğu Türkistan içinde yayımlanan yerel haber kaynaklarını sürekli izleyerek siyasi kararları, demografik değişimleri ve saha hareketlerini ilk elden gözlemleme imkânı elde ediyoruz.
Bununla birlikte temel kaynaklarımız arasında Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların verileri, Amnesty International gibi bağımsız insan hakları örgütlerinin raporları ve akademik çalışmalar ile düşünce kuruluşları yer almaktadır. Özellikle Çince kaynaklara odaklanarak tüm bu verileri tarihsel ve hukuki bağlamı içinde analiz ediyor, yönlendirilmiş söylemleri çözümleyerek çarpıtmalardan arındırılmış, güvenilir ve doğru içerik üretmeye çalışıyoruz.
Siz ekonomik çıkarların etkisinden bahsettiniz. İslam dünyası ile Çin arasındaki giderek artan ekonomik ilişkilerin, bu meselenin ele alınma biçimi üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?”
İslami ülkeler ile Çin arasındaki ekonomik ve siyasi çıkarların kesişimi, Doğu Türkistan meselesine yönelik medya yaklaşımı ve diplomatik tutum üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Son on yıllarda Pekin ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerde köklü bir dönüşüm yaşanmış; Çin, birçok Orta Doğu ve Afrika ülkesinin birinci ticaret ortağı ve petrol ile doğalgazın en büyük ithalatçısı haline gelmiştir. Ayrıca Pakistan ve Orta Asya’daki Müslüman ülkeler gibi Asya ülkelerinde altyapı yatırımlarının başlıca aktörlerinden biri olmuştur.
Bunun sonucunda birçok büyük medya kuruluşu, Çin ile kritik ticari ilişkileri zedeleme veya stratejik ortağı rahatsız etme endişesiyle Uygur meselesini düzenli ve derinlemesine ele almaktan kaçınmaktadır. Bu durum, söz konusu ülkelerdeki medya yansımalarının çoğu zaman mevsimsel veya yüzeysel kalmasına neden olmuş, diğer İslami meselelerle kıyaslandığında daha sınırlı bir görünürlük ortaya çıkarmıştır.
Peki İslam dünyası bu çıkmazdan nasıl çıkabilir ve bir yandan çıkarlarını korurken diğer yandan ilkelerine bağlı kalabilir?
Ekonomik çıkarlar ile ahlaki ve değer temelli ilkeler arasında denge kurmak, günümüz uluslararası sisteminde İslam ülkelerinin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okumalardan biridir. Ekonomik olarak içe kapanma, ilkesel duruşu koruma gerekçesiyle tercih edildiğinde zayıflık ve bağımlılık doğurabilir; kontrolsüz küreselleşme içine tamamen entegre olmak ise kimlik erozyonuna ve temel değerlerden taviz verilmesine yol açabilir.
Bu hassas dengeyi kurabilmek için İslam ülkeleri, siyasi gerçekçilik ile değer temelli yaklaşımı birleştiren çok boyutlu bir strateji benimseyebilir:
– “Kolektif ekonomik diplomasi”nin etkinleştirilmesi:Bireysel hareket eden ülkeler, gelişmekte olan devletleri baskı ve pazarlıklara açık hale getirir. Bu nedenle mevcut örgütlerin (İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8 Gelişen Sekiz İslam Ülkesi Grubu) güçlendirilmesi ve gerçek ekonomik ortaklıklara dönüştürülmesi büyük bir müzakere gücü oluşturur. Bu kolektif yapı sayesinde İslam ülkeleri; stratejik su yolları, büyük enerji kaynakları ve iki milyarı aşan bir tüketim pazarıyla tek bir ekonomik blok olarak hareket ettiğinde, hem kendi ilkelerini hem de adil davalarını koruyabilecek bir pazarlık gücüne sahip olur.
– “İslami ekonomi modeli”nin oluşturulması ve uluslararası alanda görünür kılınması:** İslam ülkeleri sadece mevcut ekonomik sistemin pasif bir uygulayıcısı olmamalı, aynı zamanda etik temelli alternatif modeller geliştirerek bu sistemin şekillenmesine katkı sunmalıdır.
– Stratejik bağımsızlık ve egemen güvenliğin sağlanması: İlkeleri koruyabilmek için güç gereklidir. Yiyecek, enerji, savunma ve teknoloji gibi temel alanlarda tamamen dışa bağımlı olan bir devletin bağımsız karar alma kapasitesi sınırlıdır. Bu nedenle kritik sektörlerde yerli üretim, gıda güvenliği, yenilenebilir enerji, savunma sanayii ve yapay zekâ alanlarında öz yeterlilik hedeflenmelidir.
Ayrıca, karşılıklı çıkar ve saygı temelinde dünyanın farklı ülkeleriyle ticari ve yatırım ilişkileri kurulabilir; ancak anlaşmalara, iç işlerine müdahaleyi ve toplumun kimliğiyle çelişen dayatmaları açıkça yasaklayan net kırmızı çizgiler eklenmelidir.
“Küresel ve İslami sessizliğin devam etmesinin Çin’e dosyayı nihai olarak sonuçlandırma fırsatı verdiği konusunda uyardınız. Bu planın en belirgin unsurları nelerdir ve sahadaki yansımaları ne olur?”
Doğu Türkistan meselesine yönelik küresel ve İslami mutlak sessizliğe karşılık, Çin’in sistematik politikaları son derece hızlı bir şekilde bu dosyayı kapatmaya yönelmiş ve bunu 21. yüzyılın en tehlikeli toplumsal ve kültürel mühendislik operasyonlarından biri üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu planın en belirgin unsurları şu başlıklarda özetlenebilir:
– Birincisi: Aile yapısının yok edilmesi ve kuşakların ayrıştırılması (zorla asimilasyon): Bu süreç, yetişkinlerin “yeniden eğitim” adı altında kitlesel gözaltı kamplarında tutulmasıyla milyonlarca Türkistanlının iradesinin ve kimliğinin kırılmasını hedefleyen bir sistem üzerinden yürütülmektedir. Aynı zamanda çocuklara yönelik kamplar ve yatılı kapalı okullar aracılığıyla çocuklar ailelerinden ve kültürel-dini çevrelerinden tamamen koparılmakta; “Çinlileştirme” politikasıyla kendi ana dilini, dinini ve kültürünü bilmeyen yeni bir nesil yetiştirilmektedir.
– İkincisi: Toplumsal ve kültürel kapsamlı yok etme (insan ve kültür): Bu başlık, Uygurların fiziksel varlığını hedef alan sistematik uygulamaları içerir. Zorunlu kısırlaştırma, zorla kürtaj ve doğum kontrolü politikalarıyla nüfus oranının düşürülmesi amaçlanmaktadır. Aynı zamanda Uygur dilinin eğitim ve resmi kurumlarda yasaklanması, tarihî ve edebî eserlerin kriminalize edilmesi yoluyla kültürel ve dilsel bir yok etme süreci yürütülmektedir.
– Üçüncüsü: İslami görünümün silinmesi ve kutsal değerlere müdahale: Binlerce caminin yıkılması veya farklı amaçlarla kullanılması, dini mekânların tahrip edilmesi bu sürecin parçasıdır. Camilerin gece kulüplerine, barlara veya turistik alanlara dönüştürüldüğü; dini sembollerin bilinçli şekilde ortadan kaldırıldığı ifade edilmektedir. Ayrıca oruç tutma, namaz kılma, başörtüsü, sakal bırakma gibi dini pratikler yasaklanmakta; İslami isimlerin verilmesi suç sayılmakta ve dindarlık “aşırılık” olarak tanımlanmaktadır.
– Dördüncüsü: Sosyal çözülme ve bedensel ihlaller: Müslüman Uygur kadınlarının Han Çinlileriyle zorla evlendirildiği, ailelerin tehdit edilerek bu evliliklere zorlandığı; bunun demografik yapıyı değiştirmeye yönelik bir araç olarak kullanıldığı belirtilmektedir. Ayrıca zorunlu emek uygulamalarıyla binlerce genç insanın modern kölelik benzeri koşullarda fabrikalara ve küresel tedarik zincirlerine dahil edildiği ifade edilmektedir.
– Beşincisi: Demografik dönüşüm ve toprak kimliğinin değiştirilmesi: Uygur gençlerinin Çin iç bölgelerine zorla çalışmaya gönderilmesiyle nüfusun parçalandığı, Han Çinlilerinin sistematik şekilde bölgeye yerleştirilerek demografik dengenin değiştirildiği aktarılmaktadır. Şehirlere özel ayrıcalıklar sağlanarak yerleşim teşvik edilmekte ve nüfus yapısı Pekin lehine dönüştürülmektedir.
Ayrıca kentsel dönüşüm politikalarıyla Kaşgar gibi tarihî bölgelerdeki İslami ve Türkistanî mimari yapılar yıkılmakta, yerlerine modern Çin mimarisi getirilerek tarihî kimlik silinmektedir.
“Bu karanlık tablo ışığında, meseleyi canlandırmak ve medya söylemini daha etkili bir seviyeye taşımak için önerileriniz nelerdir?”
Bu adil meselenin yeniden gündeme taşınması artık yalnızca klasik haber takibi meselesi değildir; aksine söylemi geçici duygusal dayanışma alanından çıkararak sürdürülebilir küresel farkındalık üreten kurumsal ve stratejik bir medya vizyonu gerektirir.
Bunun için insanileştirme, dijital araçların profesyonelleştirilmesi ve kültürel mirasın yeniden canlandırılması birlikte ele alınmalıdır:
– Ortak insani dilin inşası: Kamuoyunu harekete geçirmek için sayılar ve istatistikler yerine bireylerin hikâyeleri, yüzleri ve yaşam öyküleri ön plana çıkarılmalıdır. Küresel izleyici kitlesi soyut verilerden ziyade günlük yaşamın acılarına ve bireysel umut hikâyelerine tepki vermektedir.
Bu anlatım, etnik veya coğrafi sınırlara sıkışmayan, insan onuru ve adalet temelinde evrensel bir insan hakları diliyle kurulmalıdır.
– Dijital görsel içerik üretimi ve etki ağları: Günümüz bilgi çağında görsel araçlar en güçlü etki aracıdır. İnteraktif haritalar, uydu görüntüleri destekli içerikler, kısa ve yoğun video formatları ile infografik temelli “veri gazeteciliği” ön plana çıkarılmalıdır. Ayrıca uluslararası içerik üreticileri ve dijital etkileyicilerle stratejik iş birlikleri kurularak gerçek anlatının küresel ölçekte yayılması sağlanmalıdır.
– Kültürel diplomasi ve medeniyetin korunması: Kimlik silme politikalarına karşı yalnızca ihlalleri belgelemek yeterli değildir; Uygur kültürel mirasının dünyaya tanıtılması da gerekir. Müzik (örneğin Uygur makam geleneği), edebiyat, sanat ve mimari gibi unsurlar üzerinden bu kültürün insanlık mirasının bir parçası olduğu vurgulanmalıdır. Böylece uluslararası akademik ve kültürel çevrelerin konuya duyarlılığı artırılabilir.
“Son olarak, bu insani mücadelenin özünü özetleyecek olsanız, ilgili taraflara hangi mesajları iletirsiniz?”
Doğu Türkistan meselesi sadece siyasi bir dosya değil, aynı zamanda insanlık vicdanı, ahlaki sorumluluk ve dini duyarlılık açısından gerçek bir imtihandır. Bu çerçevede beş temel aktöre yönelik mesajlar şu şekildedir:
– Medya mensupları ve içerik üreticilerine: “Haber bir silahtır, kelime bir emanettir.” Tek taraflı resmi anlatıların küresel algıyı şekillendirmesine izin vermeyin. Uygur meselesi profesyonel bir medya yaklaşımı gerektirir; insan hikâyelerini görsel ve etkileyici formatlara dönüştürerek dijital platformlarda görünür kılın. Gerçek gazeteci, sessiz kalanların sesi olabilen ve dijital mecralarda hakikati görünür kılan kişidir.
– Hukukçular ve insan hakları savunucularına: “Belgelenen ihlal, adalete giden ilk adımdır.” Bu meseleyi sözlü kınama alanından çıkarıp uluslararası mahkemelere ve kuruluşlara taşıyın.
Tanıklıkları toplayın, kültürel ve insani ihlalleri delillerle belgeleyin ve bu dosyayı küresel bir hukuk mücadelesine dönüştürün.
Sizin göreviniz, acıyı hukuki dosyalara dönüştürerek küresel vicdanı harekete geçirmek ve adaleti zorunlu kılmaktır.


