Röportajlar

Anlatıların Savaşı… İran, ABD ve “İsrail” arasında medya savaşı nasıl yürütülüyor?

Orta Doğu uzmanı araştırmacı Ahmed el-Yasiri:

  • Savaşın medya anlatıları, ilan edilen söylem ile sahadaki gerçeklik arasında açık bir uçurumu ortaya çıkardı
  • Amerikan söylemi, İran rejimini devirmekten söz etmekten, sonuçları kontrol altına almaya doğru kademeli olarak kaydı
  • Uluslararası medya, propaganda söyleminden uzak durmaya çalışarak krizi kayda değer bir temkinle ele aldı
  • Arap medyası, siyasi hesaplar ve kırmızı çizgiler tarafından belirlenen gri bir alanda hareket etti
  • İran’daki medya tesislerinin hedef alınması, rejimin kendi kitlesiyle iletişim kurma kapasitesini zayıflatma girişimidir
  • İran içinde internet hizmetlerinin kesintiye uğratılması, otoritenin iç cephenin sızmaya uğraması ve harekete geçirilmesi konusundaki endişelerinden kaynaklanmaktadır

“İnsan Medya” – Röportaj: Tarık en-Nebevî

İran ile bir tarafta, ABD ve “İsrail” diğer tarafta hızla tırmanan askeri gerilim ortamında, çatışma askeri alanın sınırlarını aşarak etkisi daha az olmayan başka bir sahaya, yani medya alanına taşınmaktadır. Artık savaş yalnızca askeri saldırılar ya da sahadaki çatışmalar olmaktan çıkmış, her tarafın olaylara kendi yorumunu yerleştirmeye ve küresel kamuoyunu yönlendirmeye çalıştığı bir anlatı mücadelesine dönüşmüştür. Çatışmanın sürmesiyle birlikte anlatılar çelişmekte, gerçekler siyasi propaganda ile iç içe geçmektedir; özellikle Washington ve “İsrail”in İran rejimini devirmeyi ve ona karşı iç protestoları körüklemeyi hedeflediklerini ilan etmeleriyle bu durum daha da belirginleşmektedir.

Savaşın medya boyutunu okumak amacıyla, Orta Doğu uzmanı Iraklı araştırmacı ve Arap-Avustralya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Ahmed el-Yasiri ile bu röportajı gerçekleştirdik. El-Yasiri, medya savaşının, ilan edilen siyasi söylem ile sahadaki gerçeklik arasında açık bir boşluğu ortaya çıkardığını düşünüyor.

El-Yasiri, Washington ve Tel Aviv’de savaş öncesinde yürütülen propagandanın, İran’ı boyun eğdirmeye ya da “koşulsuz teslimiyet” kavramına yaklaşan sert şartları kabul etmeye zorlayacak hızlı bir çatışma varsayımına dayandığını vurguluyor. Ancak Tahran’ın direnişi bu beklentileri tersine çevirmiş ve Amerikan söylemini sarsmıştır. Bu söylem, zamanla rejimi devirmekten söz etmekten, özellikle enerji piyasaları üzerindeki etkiler başta olmak üzere savaşın sonuçlarını kontrol altına almaya odaklanmaya doğru evrilmiştir.

El-Yasiri ayrıca, uluslararası medyanın krizi kayda değer bir temkinle ele aldığını, propaganda söyleminden mesafesini korumaya çalıştığını belirtirken, çatışmanın taraflarının medya platformlarını bir baskı ve etki aracı olarak kullandığına dikkat çekmektedir.

Buna karşılık İran, çok dilli medya ağını dış kamuoyuna hitap etmek için kullanmış, hatta İran içinin çöktüğüne dair anlatıları çürütmek amacıyla bazı Batılı gazetecilerin ülke içinden çalışmasına izin vermiştir.

El-Yasiri, Arap medyasının ise İran ve “İsrail”e yönelik tutumların farklılığı nedeniyle siyasi hesaplar ve kırmızı çizgiler tarafından belirlenen gri bir alanda hareket ettiğini, bu sırada İran’daki medya tesislerinin de rejimin kendi kitlesiyle iletişim kurma kapasitesini zayıflatma girişimi kapsamında hedef alındığını ifade etmektedir.

El-Yasiri, İran içinde bazı internet hizmetlerinin durdurulması kararını, Tahran’ın “varoluşsal bir mücadele” olarak nitelendirdiği bir anda, otoritenin iç cephenin sızmaya uğraması ve huzursuzlukların tetiklenmesi konusundaki endişeleriyle ilişkilendirmektedir. Röportaj metni şöyle:

  • Başlangıç olarak, ABD ve işgal güçleri ile bir tarafta, İran diğer tarafta süren medya savaşını nasıl tanımlarsınız? Bu savaş sahadaki gerçekliği ne ölçüde yansıtıyor?

Aslında medya başlangıçta bir şaşkınlık içindeydi; çünkü yaşananlar bilinen anlamda geleneksel bir savaş değildi. Daha çok klasik bir askeri çatışmadan ziyade karmaşık bir istihbarat operasyonu niteliği taşıyordu. Bu nedenle, savaş öncesinde gerek ABD Başkanı Donald Trump gerekse “İsrail” Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından yürütülen propaganda, çatışmanın hızlı ve kesin sonuçlu, yani sözde “yıldırım savaşları”na benzer bir şekilde gerçekleşeceği varsayımına dayanıyordu.

Yaygın kanaat, bölgede maruz kaldığı darbeler ve bazı uzantılarını kaybetmesinin ardından İran’ın bir teslimiyet aşamasına gelebileceği yönündeydi. Hatta o dönemde gündeme getirilen müzakere süreci, “koşulsuz teslimiyet”e benzeyen sert şartlar içeriyordu. Amerikan medyası özellikle bu kavrama, yani “koşulsuz teslimiyet” ifadesine yoğun biçimde odaklanmıştı.

Ancak zamanla Amerikan talepleri genişleyerek başlangıçta gündemde olmayan ek başlıkları da kapsar hale geldi; İran’da rejimin devrilmesi meselesi bunların başında geliyordu. Hatta Trump, mevcut rejime alternatif bulunabileceğinden açıkça söz etti. Bu medya ve siyasi söylemler, savaşa eşlik eden “propaganda”nın bir parçasını oluşturdu ve savaşın hedeflerinin önceden açık bir şekilde belirlenmiş olduğu izlenimini verdi.

Buna karşın sahadaki gerçeklik bu beklentilerle örtüşmedi. İran’ın iki haftadan uzun süre direnmesi birçok gözlemci için beklenmedik bir gelişmeydi. Ayrıca Tahran, çatışmanın doğasını doğrudan askeri bir çarpışmadan çıkararak ekonomik ve coğrafi boyutları da içeren çok boyutlu bir mücadeleye dönüştürdü. Bu durum, çatışmanın açık uçlu bir savaş haline evrilmesine yol açtı.

Bu gelişme, Trump’ı büyük bir baskı altına soktu; çünkü savaşın devam etmesi Amerikan iç siyasetini ve özellikle enerji piyasaları başta olmak üzere küresel piyasaları etkilemeye başladı. Ayrıca Trump, seçim kampanyasının bir bölümünü enerji fiyatlarını düşürme ve ekonomik istikrarı sağlama vaatleri üzerine kurmuştu. Bu nedenle uzun vadeli herhangi bir tırmanış, onun siyasi konumunu zayıflatabilir.

Bence İran, belirli ölçüde şartlar denklemını tersine çevirmeyi başardı. Başlangıçta Amerikan talepleri rejimin devrilmesi, nükleer program ve balistik füzeler etrafında dönerken, Tahran sahneyi yeniden şekillendirerek tartışmanın yalnızca piyasaların dengelenmesi ve ekonomik tırmanışın önlenmesi etrafında dönmesini sağladı.

  • Amerikan ya da İran tarafı kaynaklı medya baskılarının savaşın seyrini etkileyebileceğini düşünüyor musunuz? Ya da siyasi veya müzakere süreci üzerinde etkisi olabilir mi?


Benim değerlendirmeme göre küresel medya bugün tarafsızlığa daha yakın bir orta noktada duruyor. Tablo tamamen net değil ve medya tutumlarında bir tereddüt söz konusu. Bazen Trump’a yönelik eleştiriler görüyoruz, bazen de İran’a yönelik eleştiriler içeren yayınlarla karşılaşıyoruz.

Başka bir ifadeyle medya tamamen herhangi bir tarafın safında yer almıyor. Çatışma taraflarına yakın bazı platformlar, temsil ettikleri tarafın bakış açısına göre doğal olarak savaş propagandası yürütüyor; bu taraf “İsrail”, Amerika Birleşik Devletleri ya da İran olabilir. Ancak daha geniş uluslararası medya düzeyinde belirgin bir temkin hali söz konusudur.

Bana göre küresel medya, krizi körüklemek yerine kontrol altına almaya çalışıyor. Bu olay hakkında dünya genelinde çok sayıda medya yayını bulunmakla birlikte, bu yayınlar aynı zamanda belirli bir disiplin derecesiyle öne çıkıyor; adeta savaşın tırmanmasının tüm dünyaya zarar vereceğine dair bir farkındalık varmış gibi.

  • İran iç cephesine geçecek olursak, oradaki gerçekliğin tarafsız bir medya kapsamasına izin verdiğini düşünüyor musunuz? Dış medya kuruluşları İran içinde serbestçe çalışabiliyor mu?

Oradaki gazeteciliğin kendisine çizilmiş belirli bir alan içinde çalıştığı söylenebilir. Ben 1990’lardan bu yana İran’da yaşadım ve medyanın var olduğunu ve çalıştığını biliyorum, ancak devletin belirlediği bir çerçeve içinde hareket ediyor.

İran’ın basının olmadığı bir ülke olduğu söylenemez, ancak aynı zamanda açık bir denetim ve aşılamayan sınırlar vardır. Bununla birlikte, mevcut savaş koşullarında durum bir ölçüde farklıdır. İran dış medya kuruluşlarına çok fazla güvenmiyor; bu nedenle son yıllarda, özellikle bölgeye hitap etmek amacıyla, çok dilli—özellikle Arapça yayın yapan—kendi medya imparatorluğu olarak adlandırılabilecek bir yapı inşa etti.

İran’ın bakış açısına yakın bir söylemi benimseyen çok sayıda kanal ve medya platformu bulunmaktadır. Ancak bu savaşta dikkat çekici olan, İran’ın bazı Batılı gazetecilerin ülkeye girip içeriden çalışmasına izin vermesidir; bu, geçmişte yaygın bir durum değildi.

Örneğin, CNN ağının muhabirine İran’a girme ve içeriden haberler sunma izni verildi. Bu, Tahran’ın, Trump’ın İran’daki yaşamın çöktüğü ve halkın savaş nedeniyle tamamen sıkıntı çektiği yönündeki anlatısına karşılık vermek için bu tür bir kapsama kullanmak istediğini düşündürmektedir.

İran içinden çıkan haberler nispeten farklı bir tablo ortaya koydu; savaş atmosferine rağmen hayatın sürdüğü ve İran toplumunun zor koşullarla belirli bir dayanışma düzeyi içinde başa çıktığı görüldü. Bu durum, yerleştirmeye çalıştığı anlatıyla çeliştiği için Trump’ı bir ölçüde rahatsız etti.

  • Arap medyası açısından bu krizdə performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Belirli bir stratejiye göre mi hareket ediyor, yoksa gri bir alanda mı ilerliyor?

Arap medyası mümkün olduğunca olayları aktarmaya çalışıyor, ancak kabul etmeliyiz ki Arap dünyasında medya hareket alanı tamamen geniş değil. Denetim kavramı hâlâ farklı derecelerde, doğrudan ya da dolaylı biçimde mevcut.

Her zaman medyanın içinde hareket ettiği “kırmızı çizgiler” olarak adlandırılabilecek sınırlar vardır. Bununla birlikte, bağımsız analistler ve uzmanlar daha özgür sayılabilecek görüş ve fikirler ortaya koyabilmektedir.

Genel olarak, Arap medya söyleminin bu kriz sırasında belirli bir düzensizlikten muzdarip olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni ise bir yandan işgale, diğer yandan İran’a yönelik tutumlar arasındaki farklılıktır.

Savaşın ilk günlerinde, İran ile siyasi olarak görüş ayrılığı yaşayan bazı Arap ülkelerinin medya kapsaması üzerinden dolaylı bir destek sunduğu izlenimi oluştu. Ancak bu, söz konusu ülkelerin siyasi tutumlarının değiştiği anlamına gelmez.

Arap medyası, küresel medyanın hareket ettiği alanla aynı çizgide kalmaya, yani tarafsızlık alanında durmaya çalıştı. Çünkü İran’a yönelik eleştiriler bazıları tarafından “İsrail”e destek olarak yorumlanabilir; buna karşılık İran’ın “İsrail”e yönelik saldırılarının abartılması da Tahran’ın bölgedeki politikalarına destek olarak değerlendirilebilir.

Ancak benim için asıl sürpriz, İran’ın bazı karşılıklarının Arap ülkelerini, özellikle Irak’ı hedef alması oldu. Bunu, bölgeyi daha fazla gerilime sürükleme ve daha geniş çaplı bir çatışmayı tetikleme girişimi olarak gördüm. Bu beklenmeyen bir durumdu ve bence bu tür adımlar, “İsrail” ya da ABD’ye zarar vermekten çok İran’ın kendisine olumsuz yansıyabilir.

  • İran medyası bu savaş sırasında Batı ve İsrail medya kampanyalarına karşı koymakta başarılı oldu mu?

Benim değerlendirmeme göre İran medyası bu alanda zorluk yaşıyor. Temelde yerel bir medya yapısına sahip ve geniş çaplı küresel bir medya mücadelesi yürütme kapasitesine tam olarak sahip değil.

Buna ek olarak, İran Radyo ve Televizyon Kurumu gibi bazı medya tesislerinin hedef alınması, savaşın belirli dönemlerinde çalışma kapasitesini zayıflattı.

Ayrıca İran halkının büyük bir kısmı artık yalnızca resmî medyaya dayanmak yerine bilgi edinmek için sosyal medyaya yöneliyor; özellikle İranlıların yaygın biçimde kullandığı “Telegram” uygulaması öne çıkıyor.

Bu nedenle, İran medyasının bu aşamada geniş çaplı bir dış medya mücadelesi yürütmekten ziyade iç cepheyi kontrol altında tutmaya odaklandığını düşünüyorum.

  • İran’da internetin kesilmesi kararı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum medyanın güvenilirliğini ya da rejimin medya politikasını etkiledi mi?

İranlı yetkililer o anda önceliğin iç cephenin korunması olduğunu düşündü. Trump’ın rejimi devirmeye yönelik çağrıları konusunda sistemde gerçek bir endişe vardı; zira Trump açıkça İranlıları protestolara çıkmaya ve iktidar merkezlerini ele geçirmeye çağırmıştı.

Bu çağrılar İran yönetimi açısından son derece endişe vericiydi; çünkü toplumsal dokuyu parçalamayı ve hassas bir anda iç bölünme yaratmayı hedefliyordu. Sistem bu dönemi varoluşsal bir savaş olarak görüyordu.

Bu nedenle yetkililer medya denetimini sıkılaştırmaya ve bazı internet hizmetlerini durdurmaya yöneldi. Amaç, gerek “İsrail”in dijital platformları üzerinden yürüttüğü kampanyaların, gerekse Amerikan siyasi söylemlerinin etkisini sınırlamaktı.

Temel hedef, ülkenin ciddi askeri ve ekonomik baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde iç karışıklıkların önüne geçmekti.

  • ABD ve işgal güçlerinin İran içindeki medya tesislerini hedef alma ısrarını nasıl açıklıyorsunuz?

Bence “İsrail” stratejisi Amerikan stratejisinden bir ölçüde farklıdır. “İsrail” daha çok İran rejimini devirmeye odaklanırken, ABD onu zayıflatma ve taviz vermeye zorlama eğilimindedir.

Bu çerçevede “İsrail”, İran medya platformlarının İran toplumuna siyasi mesajların iletilmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Bu nedenle bu platformların hedef alınması, bir yandan yönetim ve elitler ile diğer yandan halk tabanı arasındaki bağı koparmaya katkı sağlayabilir.

Resmî medyanın işlevsiz hale getirilmesi durumunda ise, siber savaş ya da dijital platformlar gibi başka araçlar üzerinden medya alanını etkileme fırsatı doğabilir.

Ayrıca bu tür hedef alma, rejim için bir iç izolasyon durumu yaratabilir; çünkü mesajları kamuoyuna kolayca ulaşamayacaktır.

  • “İsrail”in rejimi devirmeye yönelik çağrılarının İran sokaklarını gerçekten harekete geçirebileceğini düşünüyor musunuz?

Bu, İran içindeki gelişmelere bağlıdır. Eğer ciddi ekonomik krizler yaşanırsa, iç baskılar artırılırsa ya da Trump’ın tehdit ettiği gibi İran petrol ihracatı önemli ölçüde düşerse, bu durum sokak hareketlerini tetikleyebilir.

Harg Adası’nın kontrol altına alınması ya da petrolün ekonomik bir silah olarak kullanılması gibi senaryolar da baskıyı artırabilecek unsurlar arasındadır.

Ancak şu ana kadar İran toplumunda belirli bir disiplin olduğu görülüyor. Bu durum, ya devletin aldığı önlemlerin ya da halkın bir kesimindeki ulusal duygunun bir sonucu olabilir. Ayrıca dikkat çeken bir diğer nokta, büyük çaplı göç dalgalarının yaşanmamış olmasıdır; örneğin İranlılar Türkiye’ye beklenen ölçüde kitlesel bir şekilde yönelmemiştir ki bu, savaşın başında benim beklediğim bir gelişmeydi.

Bu nedenle, İran rejiminin iç cephenin bütünlüğünü koruma planının şu ana kadar başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Başa dön tuşu