ABD, gündem oluşturmaktan doğrudan saldırıya: Washington İran’a karşı medya savaşını nasıl yürütüyor?
- İran halkına ve Devrim Muhafızları’na yönelik çifte mesajlar: Dokunulmazlık karşılığında teslimiyet çağrısı!
- ABD’nin askeri üstünlüğünün vurgulanması ve askeri tehdit söylemine paralel müzakere sürecinin öne çıkarılması
- Nükleer programın uluslararası güvenliğe tehdit olarak sunulması ve İran anlatısının marjinalleştirilmesi
- İran’ın Arap bölgesindeki rolünün istikrarsızlaştırma unsuru ve “İsrail” karşıtı ittifaklarla ilişkilendirilmesi
- İfade özgürlüğü, kadın hakları ve idam cezasına yoğun vurgu yapılması, ancak bölgesel benzer örneklerle karşılaştırma yapılmaması
- İran dosyasının konferanslar ve sürpriz açıklamalar aracılığıyla sürekli bir kamuoyu meselesine dönüştürülmesi
İnsan Medya Merkezi– Editör Ekibi:
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nde medyayı siyasi ortamı hazırlamak ve İran’a yönelik saldırıyı meşrulaştırmak için nasıl kullandı? Soru tam da bu noktada gündeme geliyor; ABD ve “İsrail”in 28 Şubat 2025 Cumartesi sabahı İran’daki askeri ve sivil hedefleri kapsayan geniş çaplı ikinci bir saldırı dalgası başlatmasının ardından. Bu saldırılar, 13–24 Haziran 2025 tarihleri arasında 12 gün süren önceki bir saldırı sürecinin ardından gerçekleşti.
Bu tırmanışın bağlamını anlayabilmek için, Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinden bu yana Amerikan ve Batı medyasının oynadığı role bakmak gerekir. Söz konusu medya, yalnızca olayları aktaran bir araç olmaktan çıkmış, kritik dönemeçlerde ABD yönetiminin siyasi ajandasına hizmet eden etkin bir enstrümana dönüşmüştür; özellikle İran nükleer dosyası söz konusu olduğunda.
Geniş medya çevreleri, artan baskıları meşrulaştıran sert bir söylemi yeniden üretmiş, Tahran’ın Amerikan şartlarına uymaması halinde askeri güce başvurulmasının meşru bir seçenek olabileceği yönünde kamuoyunu hazırlamıştır.
Buna paralel olarak, dönem dönem olası bir müzakere sürecine dair söylemler de artmış, bu da gerginliğin azaltılacağı yönünde bir anlaşmaya yaklaşıldığı izlenimini doğurmuştur. Ancak bu yatıştırıcı söylem, aynı zamanda medya haberlerinde devam eden tırmandırıcı bir dil ile eş zamanlı ilerlemiş; askeri saldırı seçeneği müzakerenin alternatif bir yolu olarak sürekli gündemde tutulmuş, resmî açıklamalar, sızıntılar ve demeçler siyasi ve psikolojik baskı araçlarına dönüştürülmüştür.
Bu rapor, Amerikan ve Batı medyasının Trump’ın İran politikasını desteklemek için nasıl propaganda ve siyasi bir araç olarak kullanıldığını ve baskı ile tırmandırma seçeneklerinin kamuoyuna nasıl “kaçınılmaz bir sonuç” olarak sunularak askeri operasyonların, başarısız bir müzakere sürecinin doğal sonucu gibi nasıl meşrulaştırıldığını incelemektedir.
İran karşıtı söylemin kelime dağarcığı
Bugün savaş, Donald Trump’ın birkaç mesaj üzerine kurulu bir konuşmasıyla başladı; bunlar arasında “İran halkının kendi işini kendi eline almasına destek verilmesi” ve İranlıların “evlerinde kalmaları ve dışarı çıkmamaları” yönünde teşvik edilmesi yer aldı; çünkü ona göre “dışarıdaki durum son derece tehlikeli”.
Ayrıca İran Devrim Muhafızları, silahlı kuvvetler ve polise yönelik hem teşvik hem de tehdit içeren bir mesaj yayımladı; silah bırakmaları halinde “tam dokunulmazlık” elde edeceklerini, aksi halde “ölümle karşılaşacaklarını” söyledi.
Gösterişli ve propaganda niteliği taşıyan bir üslupla, Amerikan ordusundaki “erkek ve kadın askerlerin kazanacağına” olan güvenini dile getirdi ve “dünyada Amerikan ordusunun gücü, becerisi ve teknolojisine yaklaşabilen hiçbir ordu olmadığını” vurguladı.
Amerikan, Batı ve “İsrail” medyasının İran dosyasına yönelik haberlerinde belirgin bir jeopolitik baskı çerçevesi görülmektedir; nükleer program çoğunlukla uluslararası güvenliğe yönelik potansiyel bir tehdit olarak sunulmakta, İran’ın nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma hakkını savunan anlatıya ise sınırlı yer verilmektedir.
Ayrıca İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki rolü “nüfuz ve genişleme” anlatısı içinde öne çıkarılmakta, böylece İran istikrarı bozucu bir aktör olarak çerçevelenmektedir; bu durum Batılı güçlerin Tahran’a karşı bölgesel aktörlerle kurduğu ittifaklarla paralel bir söylem üretmektedir.
İnsan hakları dosyasında ise ifade özgürlüğü, kadın hakları ve idam cezası konuları yoğun biçimde ele alınmaktadır.
Bu başlıklar kendi içinde meşru olmakla birlikte, benzer bölgesel karşılaştırmalar yapılmadan ele alınması, daha geniş bağlamı dışlayan seçici bir tablo üretmekte ve tek boyutlu bir algı oluşturabilmektedir.
Bu durum İran’a yönelik medya söyleminin inşa mekanizmalarında da açıkça görülmektedir; bunlar arasında:
Birinci olarak – kaynak seçimi: belirli eğilimlere sahip uzmanlara veya resmî hükümet raporlarına sıkça dayanılması, hâkim anlatıyı yeniden üretmekte ve yaklaşım çeşitliliğini sınırlamaktadır.
İkinci olarak – dil ve terminoloji: “İran hükümeti” yerine “İran rejimi” ifadesinin kullanılması siyasi bir yük taşımakta; “İran destekli milisler” gibi ifadelerin istikrarsızlık söylemiyle ilişkilendirilmesi tek boyutlu bir güvenlik algısını güçlendirmektedir.
Üçüncü olarak – seçme ve odaklanma: bilimsel veya kültürel başarılar yerine kriz ve çatışmaların öne çıkarılması, devleti yalnızca güvenlik boyutuna indirgemekte ve diğer yönlerini gölgede bırakmaktadır.
Bununla birlikte, bu yaklaşım tüm Batı medyasına genellenemez; zira bazı kurumlar tırmanma politikalarını eleştirmekte ve yaptırımların insani sonuçlarını gündeme getirmektedir, ancak bunların etkisi genel yayın akışıyla kıyaslandığında sınırlı kalmaktadır.
Bu bağlamda, “Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi” Ocak 2026’da “Batı Medyasında Yanlı İran Temsili” başlıklı bir çalışma yayımlamış ve Batı medyasının İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana çoğunlukla kışkırtıcı ve şeytanlaştırıcı bir çizgi izlediği sonucuna vardığını belirtmiştir.
Çalışma, İran’daki tekrarlayan protestoların sosyal ve ekonomik taleplerle bağlantılı olmasına rağmen genellikle rejime yönelik varoluşsal bir tehdit olarak sunulduğunu, iç dinamiklerin ise çoğu zaman göz ardı edildiğini ifade etmiştir.
Buna karşılık, 2018–2019 “Sarı Yelekliler” protestolarında 11 kişinin öldüğü, yaklaşık 2500 gösterici ve 1800 polisin yaralandığı belirtilmiş; medyanın bu olaylarda ekonomik taleplere ve polis şiddetine odaklandığı, ancak bunları devletin meşruiyetini tehdit eden bir kriz olarak sunmadığı vurgulanarak çifte standart eleştirisi yapılmıştır.
Çalışma ayrıca BBC, CNN ve The New York Times gibi kurumların İran protestolarına geniş yer vererek insan hakları ihlalleri ve siyasi değişim çağrılarına odaklandığını, Fransa’daki protesto haberlerinde ise farklı bir yaklaşım benimsediğini belirtmiştir.
Ayrıca çalışma, “12 Gün Savaşı” ve İran–İsrail çatışması sırasında Batı medyasının yanlı anlatıları benimsediğini, Gazze’deki ağır ihlalleri ise büyük ölçüde görmezden geldiğini ve “Aksa Tufanı” olayına ilişkin İsrail anlatısına daha yakın bir dil kullandığını ifade etmiştir [1].
Aynı doğrultuda, bazı Batı basın raporları Donald Trump’ın “İran nükleer tesislerinin tamamen yok edildiği” iddiasının doğruluğunu sorgulamış ve söz konusu saldırıların İran nükleer programını yalnızca birkaç ay geciktirmiş olabileceğini belirtmiştir. İran medyası ise bu tür haberleri ABD yönetiminin sonuçları abarttığının kanıtı olarak yeniden yayımlamıştır.
Buna rağmen Batı medyasının geniş bir kesimi, “İran tehdidi” çerçevesi üzerinden tırmanma politikalarını doğrudan veya dolaylı biçimde meşrulaştırma eğilimi göstermiştir. Bazı durumlarda medya dili, mağdur ve fail rollerini yeniden kurgulayarak geniş çaplı savaş seçeneğini kaçınılmaz bir savunma refleksi gibi sunmuştur [2] .
Ayrıca İranlı muhalif gazetecilerin yurtdışından finanse edilen platformlarda kullanıldığına dair raporlar da gündeme gelmiştir. Bunlardan biri, 2017’de Londra’da kurulan ve Volant Media şirketine ait olan Iran International kanalıdır. Kanalın finansman kaynakları, özellikle Suudi yatırımcılarla olası bağlantılar dahil olmak üzere sık sık tartışma konusu olmuştur.
Kanal, insan hakları, kadın hakları ve siyasi tutuklamalara odaklanan bir yayın çizgisi izlemekte ve İranlı muhalif isimleri, aralarında Reza Pehlevi’nin de bulunduğu figürleri ağırlamaktadır. Eleştirmenlere göre bu yapı, Batı medya alanında İran hakkında benzer bir anlatının yeniden üretilmesine katkı sağlamakta ve ülkeyi içte “kriz içinde” ve dışta “yalıtılmış” bir devlet olarak göstermektedir [3] .
Sonuç olarak, Batı medyasının İran dosyasına ilişkin yayınları farklı mecralar ve yaklaşımlar içerse de genel eğilim, güvenlik ve siyaset boyutunun diğer tüm boyutların önüne geçmesi yönündedir. Ancak bu söylemin anlaşılması, yalnızca metinlerin değil, aynı zamanda politik bağlamın, haber üretim mekanizmalarının, finansman yapılarının ve medya aktörlerinin çeşitliliğinin birlikte değerlendirilmesini gerektirir; böylece bu tablo, olayların nötr bir yansımasından ziyade siyaset ile medyanın karmaşık etkileşiminin bir ürünü olarak okunabilir.
Trump’un Batı Medyasını Kullanması
Donald Trump, ilk görev döneminden itibaren İran’a yönelik sert politikalarını tanıtmak için Amerikan ve Batı medyasını kullanma konusunda belirgin bir kapasite sergilemiştir. Trump, medya kuruluşlarını açıkça kendi politikalarını desteklemeye çağırmış; bu çağrılar özellikle Fox News gibi muhafazakâr kanallarda geniş karşılık bulurken, CNN ve MSNBC gibi eleştirel ağlar ise özellikle basın toplantıları ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi uluslararası platformlardaki konuşmalarını yoğun biçimde haberleştirmiştir. Böylece İran dosyası, hem destekleyici hem de eleştirel yayınlarla medya gündeminin üst sıralarında sürekli yer almıştır.
Beyaz Saray, siyasi mesajların doğrudan yayımlandığı bir canlı yayın platformuna dönüşmüş; bu mesajlar büyük haber kanalları tarafından anında aktarılmıştır. Trump’ın sosyal medya platformu “Twitter”ı (eski adıyla) yoğun şekilde kullanması da bu etkiyi güçlendirmiştir; görev süreleri boyunca İran’a ilişkin sert ve doğrudan açıklamalar paylaşarak haber döngüsüne hızlı bir ritim kazandırmış ve medyayı her paylaşımına anında tepki vermeye zorlamıştır.
Bu yaklaşım, özellikle 2018 yılında nükleer anlaşmadan çekilme kararı ve “maksimum baskı” politikası kapsamında uygulanan yaptırımların tanıtımında belirgin şekilde ortaya çıkmıştır. Söz konusu kararlar, İran’ı “terörizmin başlıca destekçisi” olarak tanımlayan ahlaki–güvenlik eksenli bir söylem içinde çerçevelenmiş; bu tanım haber bültenleri ve siyasi analizlerde tekrar edilerek baskın bir güvenlik anlatısının yerleşmesine katkı sağlamıştır.
Amerikan ve Batı medyasındaki bu yoğun görünürlük sayesinde bir dizi iç içe geçmiş sonuç ortaya çıkmıştır:
- İran dosyasına ilişkin haber kapsamının genişletilmesi ve sürekli olarak ana haber başlıklarında yer almasının sağlanması.
- Konu, teknik diplomatik bir çerçeveden çıkarılarak geniş kamuoyu meselesine dönüştürülmüştür.
- Medya kutuplaşmasının derinleşmesi; muhafazakâr yayın organlarının “İran tehdidi” anlatısını benimsemesine karşılık, liberal medyanın tırmanma riskleri ve olası savaş senaryolarına odaklanması, ancak her iki yaklaşımın da İran dosyasını merkeze almaya devam etmesi.
- Haber döngüsünün hızlanması; Trump’ın ani açıklamalarının günlük medya gündeminin temel belirleyicisi hâline gelmesi.
- “Tehdit”, “saldırı” ve “İran destekli milisler” gibi kelimelerin kullanımının artması ve böylece konunun güvenlik eksenli bir çerçevede sunulmasının güçlendirilmesi.
Bu veriler, Trump’ın stratejisinin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda belirgin biçimde medya temelli olduğunu göstermektedir. Doğrudan mesajlara, yoğun tekrara ve dijital platformların kullanımına dayanarak olayı bekleyen değil, bizzat üreten bir iletişim modeli benimsemiştir.
Bu anlamda, iletişim çalışmaları literatüründe “gündem belirleme” (Agenda Setting) olarak bilinen yaklaşımı açık biçimde uygulamıştır. Etkisi yalnızca İran hakkında nasıl düşünülmesi gerektiğini yönlendirmekle sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran’ın hangi öncelikle düşünülmesi gerektiğini de belirlemiştir. Bu durum birkaç bütünleşik eksende ortaya çıkmıştır:
Birinci olarak – siyasi önceliklerin belirlenmesi: Nükleer anlaşma ve güvenlik tehditlerine ilişkin tekrar eden açıklamalar, özellikle 2018’de anlaşmadan çekilme ve “maksimum baskı” politikasının ilanı sonrası, İran’ı kamu tartışmasının merkezine yerleştirmiştir.
İkinci olarak – geleneksel medya ile dijital iletişimin birleştirilmesi: Basın toplantıları ve Twitter kullanımıyla ardışık medya etkileşim dalgaları oluşturulmuş, İran dosyasının haber döngüsünde sürekli canlı kalması sağlanmıştır.
Üçüncü olarak – bölgesel krizlerin kullanılması: Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırılar veya Bağdat’taki ABD büyükelçiliğine yapılan saldırı gibi olaylar, İran’ın bölgesel istikrarsızlık anlatısı içinde sürekli gündemde tutulmasına hizmet etmiştir.
Dördüncü olarak – İran’ın varoluşsal bir tehdit olarak yeniden çerçevelenmesi: Tartışma, uranyum zenginleştirme gibi teknik bir konudan çıkarılarak İran’ın “küresel barış” ve ABD ulusal güvenliği için tehdit olduğu yönündeki daha geniş bir güvenlik çerçevesine taşınmıştır.
Beşinci olarak – çatışmanın nükleerden insani ve güvenlik boyutuna taşınması: Bazı haberler nükleer anlaşmadan çekilmenin etkilerine odaklanırken, Trump bu tartışmayı “diplomasinin tükenmiş olduğu” ve ekonomik baskının tek gerçekçi seçenek olduğu yönünde yeniden çerçevelemiş, böylece tartışma anlaşmanın faydasından tırmanmanın meşruiyetine kaydırılmıştır [4].
Bu birikimli stratejiler sayesinde Trump, Batı medya gündemini derinden etkilemiş, İran meselesini siyasi tartışmanın merkezine yerleştirmiş ve onu ertelenemez bir güvenlik sorunu olarak çerçevelemiştir. Böylece İran artık yalnızca diplomatik bir başlık değil, günlük siyasi ve medya söyleminin merkezî bir unsuru hâline gelmiştir.
Bu sistematik medya kullanımı, İran’ın yıllar boyunca haber gündeminin üst sıralarında kalmasına katkı sağlamış; nihayetinde söylem, tehdit ve uyarı aşamasından sahadaki doğrudan eyleme geçişi mümkün kılan uzun vadeli bir tırmanış sürecine dönüşmüştür.
Batı gazetecilik yayınları
İran dosyasına ilişkin haberlerde İran’a karşı düşmanca söyleme belirgin bir eğilim ve Batı’nın jeopolitik çıkarlarıyla örtüşen bir çerçeve benimsenmesi göstermektedir. Aşağıda bazı örnekler yer almaktadır:
“New York Times” gazetesi “Iran’s Nuclear Program: A Global Threat” başlıklı bir haber yayımlamış; İran’ın nükleer programına ilişkin tehditleri ve bunun bölgesel ve uluslararası istikrara etkisini sert bir dille ele almış, İran’ın nükleer silah geliştirme niyetleri ve küresel güvenliğe olası tehdidi hakkında sorular gündeme getirmiştir[5].
“Washington Post” “Why We Need to Confront Iran” başlıklı bir haber yayımlamış; Trump’ın İran’a karşı politikalarını övmüş ve İran’ın Suriye ve Yemen gibi bölgelerdeki müdahaleleri ile güvenlik tehditleri nedeniyle daha sert tutumlar alınması çağrısında bulunmuştur[6].
“The Guardian” “Iran’s Growing Power in the Middle East” başlıklı bir makale yayımlamış; İran’ın Orta Doğu’da Hizbullah ve Husiler gibi silahlı gruplara verdiği destek üzerinden bölgesel genişlemesine dikkat çekmiş ve İran’ın bölgesel istikrarı tehdit eden müdahalelerinden dolayı hesap vermesi gerektiğini savunmuştur[7].
“Foreign Affairs” “The Case Against Iran’s Regional Ambitions” başlıklı bir yazı yayımlamış; İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’deki bölgesel hedeflerinin oluşturduğu zorlukları ele almış, bu politikaların bölgesel güvenlik üzerindeki etkilerine yönelik eleştirilerde bulunmuştur[8].
“Politico” “Iran’s Regional Strategy is a Threat to the West” başlıklı bir rapor yayımlamış; İran’ın Orta Doğu’daki stratejilerini eleştirerek bunların Batı güvenliği için tehdit oluşturduğunu ileri sürmüş ve daha sert politikalar çağrısında bulunmuştur[9].
“Le Monde” “Iran’s Nuclear Escalation: A Global Crisis” başlıklı bir haber yayımlamış; ABD’nin nükleer anlaşmadan (JCPOA) çekilmesinin ardından İran’ın nükleer programındaki tırmanmanın küresel güvenlik açısından ciddi riskler doğurduğunu vurgulamıştır[10].
“Der Spiegel” “Iran’s Proxy Wars: The New Threat to Europe” başlıklı bir haber yayımlamış; İran’ın bölgesel çatışmalardaki vekil savaşlarının Avrupa güvenliği için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu belirtmiştir[11].
“Financial Times” “Iran’s Regional Ambitions: A Strategic Threat” başlıklı bir haber yayımlamış; İran’ın bölgesel hedeflerinin uluslararası siyaset üzerindeki etkilerini ve Batı çıkarlarına yönelik tehdit algısını incelemiştir[12].
“The Independent” “Iran’s Influence in the Middle East: A Growing Danger” başlıklı haberinde; İran’ın bölgedeki etkisinin artmasını bir tehlike olarak değerlendirmiş ve bununla mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamıştır[13].
“El País” “Iran’s Role in the Destabilization of the Middle East” başlıklı haberinde; İran’ın bölgesel politikalarının Orta Doğu’daki istikrarsızlığa katkı sağladığını ileri sürmüştür[14].
“Corriere della Sera” “Iran’s Revolutionary Guard and its Growing Military Presence” başlıklı haberinde; İran Devrim Muhafızları’nın artan askerî varlığının bölgesel ve Avrupa güvenliği açısından tehdit oluşturduğunu ifade etmiştir[15].
Bu medya yaklaşımlarından bir dizi temel gözlem çıkarılabilir; bunların başlıcaları şunlardır:
- İran’ın şeytanlaştırılması fikrinin belirgin biçimde tekrar edilmesi ve Avrupa ile Amerikan çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunulması.
- İran’a ilişkin anlatının çoğu haber ve analizde büyük ölçüde tek tipleşmesi.
- İran’ın askerî kapasitesini zayıflatmaya yönelik kışkırtıcı bir dilin varlığı.
- Diyalog ve diplomasi çağrısı yapan seslerin birçok haberde geri planda kalması.
- İran’ın nükleer faaliyetlerinin derhal sonlandırılması gerektiği yönündeki vurgunun yaygınlığı.
- Trump’ın İran’a yönelik suçlamalarının yeterli doğrulama yapılmadan tekrar edilmesi.
- İran’ın Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi siyasi ve askerî aktörlerle ilişkilerinin hedef alınması.
- Bazı yayınlarda İran’ın askerî ve nükleer kapasitesini ortadan kaldırmaya yönelik askerî müdahale çağrılarının teşvik edilmesi.
Bu bağlamda, Amerikan ve Batı medyası İran ile çatışmanın kaçınılmaz olduğu yönünde bir siyasi algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Bu söylem büyük ölçüde güvenlik ve çatışma ekseninde şekillenmiş; bazı yayınlarda ise siyasi ihtilaf sınırlarını aşarak kültürel ve medeniyet temelli yaklaşımlara yaklaşmış, İslam dünyasını “kalıcı bir karşıt” olarak konumlandıran anlatılar üretmiştir. Bu durum, olumsuz algıların birikmesine ve toplumlar arasındaki algı farklarının derinleşmesine yol açmıştır.
Bu çerçevede, Batı medyası ABD ile İran arasındaki artan gerilimin yalnızca bir yansıtıcısı olmamış, birçok durumda bu gerilimin büyümesine ve yeniden üretilmesine aktif biçimde katkı sağlamıştır. Bunu kimi zaman tırmanma politikalarını meşrulaştırarak, kimi zaman da çatışmayı güvenlik merkezli bir anlatı içinde yeniden çerçeveleyerek gerçekleştirmiştir; bu çerçevenin merkezinde ise çoğu zaman İsrail’in güvenliği ve bölgesel tehdit algısına ilişkin öncelikler yer almıştır.
Trump’ın sert politikalarının sürekli biçimde öne çıkarılması ve bunların medya platformlarında günlük söylem hâline getirilmesi yoluyla, Amerikan ve Batı medyası kutuplaşma ortamının beslenmesine ve gerilimin artmasına katkıda bulunmuş; bu durum bölgesel istikrar üzerinde ve uluslararası ilişkilerin yapısında doğrudan etkiler yaratmıştır.
Kaynaklar
[1] “Batı Medyasında Yanlı İran Temsili”, Lübnan Pravda platformu, 6 Ocak 2026, https://pravdatv.org/archives/27982
[2] “Perde arkasında… Batı medyası raporları İran’a yönelik saldırı hakkında neyi gizliyor?”, Middle East News, 2 Temmuz 2025, https://linksshortcut.com/BSoIN
[3] “Bilişsel savaş aracı olarak medya İran’a karşı”, Al-Waka News, 29 Ocak 2026, https://linksshortcut.com/PhEbV
[4] “Batı medyası yalan söylüyor ve imparatorluk için hizmet ediyor: İranlıların cesetleri üzerinde Amerikan ‘demokrasisi’!”, Al-Akhbar (Lübnan), 15 Ocak 2026, https://linksshortcut.com/OwmkW
[5] “Iran’s Nuclear Program: A Global Threat”, New York Times, 11 Şubat 2026, https://linksshortcut.com/rvjhr
[6] “Why We Need to Confront Iran”, Washington Post, 26 Aralık 2025, https://linksshortcut.com/OToWe
[7] “Iran’s Growing Power in the Middle East”, The Guardian, 23 Kasım 2025, https://linksshortcut.com/TtbOZ
[8] “The Case Against Iran’s Regional Ambitions”, Foreign Affairs, 22 Ocak 2026, https://www.foreignaffairs.com/
[9] “Iran’s Regional Strategy is a Threat to the West”, Politico, 7 Aralık 2025, https://linksshortcut.com/zEviw
[10] “Iran’s Nuclear Escalation: A Global Crisis”, Le Monde, 23 Ocak 2026, https://linksshortcut.com/SpHjM
[11] “Iran’s Proxy Wars: The New Threat to Europe”, Der Spiegel, 2 Kasım 2025, https://www.spiegel.de/
[12] “Iran’s Regional Ambitions: A Strategic Threat”, Financial Times, 13 Şubat 2026, https://linksshortcut.com/JHNme
[13] “Iran’s Influence in the Middle East: A Growing Danger”, The Independent, 12 Şubat 2026, https://www.independent.co.uk/
[14] “Iran’s Role in the Destabilization of the Middle East”, El País, 4 Ocak 2026, https://elpais.com/
[15] “Iran’s Revolutionary Guard and its Growing Military Presence”, Corriere della Sera, 24 Ocak 2026, https://corriere.it/?refresh_ce-cp

