Makaleler

Anlık Dayanışma… Ümmetin Davaları Geçici Dalgalar Hâline Geldiğinde

Usame Garib

“Toprağı kaplayan kan… ve gürültü içinde kaybolan bir ses”

Sessiz kalmayı reddeden ve sonunda bunun bedelini hayatıyla ödeyen gazeteci Enes eş-Şerif’in hikâyesi, bu ümmetin evlatlarının kanıyla yazılmış uzun bir kitabın yalnızca bir bölümünden ibaretti.

Bölümleri Gazze, Yemen, Mısır, Suriye, Sudan, Burma ve trajedinin sesinin gelip geçici gürültünün uğultusuna karıştığı diğer sahalara dağılan bir kitap.

Gazze’de, son saldırının başlamasından bu yana altmış binden fazla şehit; enkaz altında kalan insanlar, haritadan silinen şehirler, açlık, susuzluk ve yavaş bir ölüm… Tüm bunlar uluslararası bir acziyet ve sosyal medyadaki öfke dalgaları dışında neredeyse sessiz kalan Arap dünyasının gölgesinde yaşanıyor.

Yemen’de ise yıllardır süren açık bir savaş var; açlık çeken çocuklar, hastalıklar ve salgınlar, yıkılmış altyapı… İnsanlar trajediyi birkaç gün izliyor, sonra yollarına devam ediyor.

Mısır’da tutukluların ve zorla kaybedilenlerin hikâyeleri, idamlar ve ağızların susturulması ekranlardan hızla geçiyor; yeni olaylar onları yutana kadar.

Batı Şeria ve Kudüs’te ise yerleşimler genişliyor, zorla yerinden etmeler, baskınlar ve saldırılar yaşanıyor; tüm bunlar insanların paylaşıp sonra unuttuğu “videolara” dönüşüyor.

Sudan, Suriye, Libya ve Irak’ta da kan durmuyor; krizler ne küresel ne de yerel vicdanda kalıcı bir yer bulabiliyor, yalnızca geçici parlamalar olarak görünüp kayboluyor.

Tekrarlanan Bir Olgu

Manzara hep aynı: bir felaket, bir gürültü, fotoğraflar, paylaşımlar, canlı yayınlar… ardından ise bir sonraki felaketi önceleyen bir sessizlik.

Kurbanlar ister Beyt Hanun’da, ister Sana’da, ister Kahire’de ya da Hartum’da olsun fark etmiyor; tepki verme biçimi aynı: platformlarda öfke boşaltmak, “görevimizi yaptık” duygusuyla anlık bir tatmin yaşamak, sonra da yeni bir duyuruya kadar sahneden çekilmek.

Başlangıçta karartmayı kırmak ve kitleleri harekete geçirmek için doğan sosyal medya, bugün toplu bir yatıştırıcıya dönüşmüş durumda… Bir paylaşım yazıyor, bir fotoğraf yayımlıyor, ekranı kapatıyoruz; katkı sunduğumuzu hissediyoruz, oysa gerçekte hiçbir şey değişmiş olmuyor.

Bu döngü yalnızca kurbanlara zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda bizi pratik adımlara geçmekten alıkoyan sahte bir başarı duygusu üretiyor.

Dijital belgeleme bir zorunluluktur, ancak yolun sonu değildir. Bu fotoğraflar ve sözler siyasi baskıya, organize mali desteğe, sürekli halk hareketine ve uluslararası hesap sormaya dönüşmediği sürece, farkında olmadan trajedinin gerçek anlamını boşaltmaya biz de katılmış oluyoruz.

Gerçek Tehlike

Suçlular bu denklemi çok iyi biliyorlar. Elektronik fırtınanın kısa ömürlü olduğunu ve kamuoyunun hızlıca unuttuğunu da biliyorlar. Bu yüzden duygusal olarak yorulacağımıza bahis oynuyorlar; ta ki dökülen kan, binlerce paylaşım arasında sıradan bir hatıraya dönüşene kadar.

Bu olguyu kırmak farkındalıkla başlar: Dijital dayanışmanın gerçek eylemin yerine geçmediğini anlamakla; öfkenin pratik adımlara çevrilmesi gerektiğini kavramakla; büyük davaların bir “sezon” gibi değil, uzun soluklu bir yol olarak yürütülmesi gerektiğini idrak etmekle.

Her dayanışma bir eyleme, her öfke bir plana ve her görüntü bir suçlama belgesine dönüştüğünde, işte o zaman kanın unutmaya karşı gerçekten galip gelmesi mümkün olabilir.

Başa dön tuşu