Batı Medyası ve “İslamofobinin” Yükselişi: Arap Baharı’ndan Aksa Tufanı’na
· Birçok medya kuruluşu İslam’a yönelik nefreti körüklüyor… Irkçı söylem yalnızca Müslümanlara karşı meşru görülüyor
· Batı söylemi yalnızca baskıcı rejimleri desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa toplumlarının kendisini de riske atıyor
İnsan Medya – Araştırmalar Bölümü
Resmî olmayan demografik istatistiklere göre, Pew Araştırma Merkezi Avrupa Birliği ülkelerindeki Müslüman nüfusun yaklaşık 26 milyon kişi olduğunu tahmin etmekte, bu da toplam nüfusun yaklaşık %5’ine denk gelmektedir. Bu nüfusun büyük bölümü Fransa ve Almanya’da yaşamaktadır.
İstatistikler ayrıca, bu sayının son yıllarda önemli ölçüde arttığını ortaya koymaktadır. Bunun temel nedeni, Afganistan, Irak ve Suriye’deki çatışma bölgelerinden Avrupa Birliği ülkelerine kaçan kişiler olmuştur.[1]
İngiltere merkezli Runnymede Trust tarafından yayımlanan bir rapor, İslam ve Müslümanlar anıldığında zihinlerde şekillenen algıyı ve İslam’a dair yaygın imajın oluşumuna hâkim olan içerikleri ortaya koymuş, bu algının şu temalar etrafında şekillendiğini belirtmiştir:[2]
- İslam dininin yapısında çeşitlilik ve dinamizm yerine katılık ve donukluk hâkimdir; bu nedenle yeni gerçekliklere cevap veremez.
- İslam, diğer kültürleri etkilemeyen ve onlardan etkilenmeyen, kendine özgü bir dindir.
- Batı seviyesine yükselemediği iddia edilen İslam; barbar, irrasyonel, ilkel ve cinsellik merkezli bir din olarak sunulmaktadır.
- İslam, saldırgan ve tehditkâr bir doğaya sahip bir düşman olarak konumlandırılmaktadır.
- İslam, terörü destekleyen bir din ve “medeniyetler çatışması”nın temel unsurlarından biri olarak gösterilmektedir.
- Müslümanlara yönelik düşmanca söylemler sıradan ve normal söylemler olarak kabul edilmektedir.
Bu yoğun medya yönlendirmesi doğrultusunda, “İslam ve Müslüman karşıtı eylemlerin” tezahürleri çeşitlenmektedir. Bu eylemler; dinî ve ırksal ayrımcılık suçları, kışkırtıcı söylemler, fiziksel şiddet ve mesleki zarar verme gibi biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu durum, “İslamofobi” mağdurlarının maruz kaldığı zararın yalnızca saldırı anıyla sınırlı kalmadığını, aksine psikolojik açıdan olumsuz etkiler yaratarak sosyal entegrasyonlarını, mesleki performanslarını ve entelektüel katkılarını da etkilediğini göstermektedir. Dolayısıyla, bu ayrımcılık ve saldırıların etkilerini hafifletmek için mağdurlara yönelik psikolojik ve sosyal destek alanlarında ciddi çabalara ihtiyaç duyulmaktadır.
“İslam ve Müslüman karşıtı eylemlerin” mağdurları açısından bakıldığında, kadınlar ilk sırada yer almaktadır. Bu ırkçı saldırıları gerçekleştiren taraflar arasında ise birinci sırada kurumlar, ardından tüzel kişiler, son olarak da bireysel kişiler gelmektedir.[3]
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), bugün birçok Müslümanın maruz kaldığı hoşgörüsüzlük, önyargı ve günlük sistematik ayrımcılığın bir tür ırkçılık olduğunu vurgulamıştır.
Müslüman kadınlar bu durumdan orantısız biçimde etkilenmektedir. Zira birden fazla nedene dayalı olarak ayrımcı muameleyle karşı karşıya kalmakta, çoğu zaman toplumsal cinsiyete ilişkin zararlı kalıp yargılara dayanan politika ve uygulamalar aracılığıyla kamusal alanlara erişimleri kısıtlanmaktadır. Avrupa’nın farklı ülkelerinde yürürlükte olan çeşitli yasalar, Müslüman kadınların iş yerlerinde, okullarda ve kamusal alanlarda dinî sembol ve kıyafetler giymelerini yasaklamaktadır.[4]
Amnesty ayrıca, bu “ırksal temelli sınıflandırma” sürecinin Müslümanların ayrı bir etnik grup olarak algılanmasına yol açtığını belirtmektedir. Bu algı; etnik ya da ulusal köken, dış görünüş ve kültürel özellikler gibi çeşitli işaretlere dayandırılmakta ve göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ile sınıfsal önyargılarla iç içe geçebilmektedir.[5]
Batılı medya, Müslüman ve İslam’a ilişkin olumsuz bir stereotipin inşasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu süreç, 1970’lerden önce başlamış; İslam’ın köktenci bir din olarak sunulmasıyla şekillenmiş, 1980’lerde ise onu, dünyanın en büyük tek tanrılı dinlerinden biri olmasına rağmen “yabancı” bir din olarak tasvir etmiştir.
1990’lı yıllarda söylemin tonu daha da sertleşmiş; İslam “hoşgörüyü bilmeyen, nefret ve şiddet dini” olarak nitelendirilmiştir. Üçüncü binyılla birlikte ise İslam, doğrudan terörle ilişkilendirilmiş, “İslami köktencilik”, “radikalizm” ve “İslam’a karşı savaş” gibi kavramlar öne çıkmış; bu süreçte İslamofobi, nefret suçları ve İslam karşıtı histeri belirgin biçimde artmıştır.[6]
Bu çalışma iki temel varsayımdan hareket etmektedir: Birincisi, Avrupa ülkelerindeki ırkçılığın ve onun başlıca tezahürü olan “İslamofobinin”, dinî ve siyasî olarak iç içe geçmiş karmaşık saiklerle bağlantılı olduğudur. İkincisi ise, ırkçılığın şiddetini azaltmak ve Avrupa ile Batı’daki Müslümanların toplumsal entegrasyonunu güçlendirmek amacıyla etkili sivil ve medya temelli koalisyonların inşa edilebileceğidir.
Bu bağlamda çalışma, Batı’nın medya ve kültür alanında İslam’a yönelik yaklaşımının yeniden gözden geçirilmesini, İslam’a açılmayı ve Haçlı savaşları zihniyetinin yarattığı tarihsel kompleksin aşılmasını hedeflemektedir. Amaç; İslam’ı olduğu gibi, Müslümanları da hayal edildikleri gibi değil, gerçekte oldukları haliyle bilimsel ve gerçekçi bir çerçevede anlamak; çatışma yerine medeniyetler arası iş birliğini ve birlikte yaşamı güçlendirmektir. Zira günümüz dünyasında halkların kaderi artık birbirine sıkı biçimde bağlıdır.[7]
Irkçılık ve İslamofobinin Siyasi ve Medyatik Bağlamı
Acı bir gerçeğin ipuçlarını ortaya seren ve Avrupa’nın kalbinde İslamofobi olgusunun tırmanışını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde teyit eden sarsıcı bir adımda, Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı (FRA), 24 Ekim 2024 tarihinde yayımladığı raporunda, kıtanın Müslümanlarının içinde bulunduğu duruma ilişkin son derece kaygı verici gerçekleri gözler önüne sermiştir. Rapora göre, Avrupa’daki Müslümanların %50’si günlük yaşamlarında ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Bu oran, 2016 yılında %39 seviyesinde olup, söz konusu artış keskin ve dikkat çekici bir sıçramaya işaret etmektedir. Ayrımcılığın bu denli yükselmesi, geçmişte yalnızca aşırıcı ve bağnaz çevreler tarafından dile getirilen marjinal bir fikir olarak görülen İslamofobinin, bugün birçok Avrupa toplumunda yaygın bir hastalığa dönüştüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Artık mesele münferit bir durum ya da bireysel bir davranış olmaktan çıkmış; siyasi, toplumsal ve insan hakları alanlarında güçlü biçimde varlık gösteren, hatta kamusal tartışmalarda bir siyasi rekabet ve popülizm aracı haline gelmiştir.[8]
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (PACE) bünyesindeki Eşitlik ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu da oylamayla kabul edilen bir kararda, İslamofobi tezahürlerindeki sürekli artışı teyit etmiş ve bu artışın “son yıllarda dramatik bir zirveye ulaştığını” belirtmiştir. Kararda, Müslümanların Avrupa kültürü ve değerleriyle uyumsuz, yabancı unsurlar olarak kalıplaştırılmasının daha fazla dışlama ve aşağılamaya yol açtığı vurgulanmıştır.[9]
Avrupa’da göçmenlerin ikinci ve üçüncü kuşak bireyleri, ebeveynlerine kıyasla daha iyi bir mesleki statüye sahip olsalar da, göçmen kökenli olmaları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Bu durum, tüm Avrupa ülkelerinde kayda geçen ortak bir sonuçtur. Nitekim göçmen kökenli her beş kişiden biri, istihdam alanında ayrımcılığa uğradığını ve fırsat eşitliği hakkından yararlanamadığını ifade etmiştir.
Birçok tanıklık, zaman zaman göçmen kökenli bireylerin, daha yüksek yeterliliklere sahip olsalar dahi, yerli Avrupalılara kıyasla ayrımcı muameleye tabi tutulduğunu ortaya koymaktadır. Bu gerçek, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından hazırlanan 2015 Göçmen Entegrasyon Göstergeleri Raporunun sonuçlarıyla da teyit edilmiştir. Raporda, göçmenlerin ve çocuklarının topluma entegrasyonunu destekleme konusunda yeterli çabayı göstermeyen hükümetlere dikkat çekilmiştir.[10]
Dikkat çekici olan hususlardan biri de, bazı Avrupa ülkelerinin kamu söylemlerinde Müslümanları terör ve uluslararası çatışmalarla ilişkilendirerek, Müslüman toplumlarla toplumun diğer kesimleri arasındaki derin uçurumun körüklenmesine bizzat katkı sunmuş olmalarıdır.
Müslümanları suç ve şiddetle ilişkilendiren bu çarpık bağ, ırkçı düşünce için elverişli bir zemin oluşturmuş; “öteki”ni reddeden çevrelerin beslendiği korku ve kuşku duygularını güçlendirmiştir. Böylece Müslümanlar birçok ülkede, hak ve yükümlülüklere sahip vatandaşlar olarak değil, aksine sürekli gözetim altında tutulan, şüpheli ve hedef haline getirilmiş bireyler olarak muamele görmeye başlamış; onlara yönelik insanlıktan çıkarma süreci hız kazanmış, hatta onurlu bir yaşam hakkı dahi tartışmalı hale gelmiştir.[11]
Bu giderek derinleşen mücadelenin merkezinde, aşırı sağcı grupların rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu gruplar, nefreti körüklemekte, ırkçılığın ateşini harlamakta ve toplumsal kutuplaşmayı beslemektedir. İspanya’daki Vox, Avusturya’daki Özgürlük Partisi, Almanya’daki Almanya için Alternatif (AfD) ve benzeri aşırı sağ hareketler, açık biçimde İslam karşıtı bir söylem benimsemekte; bu iğrenç düşmanlığı meşrulaştırma ve Avrupa toplumlarının dokusuna yerleştirme konusunda merkezi bir rol oynamaktadır.[12]
Avrupa’da Müslümanlara yönelik nefret, aşırı sağcı ve popülist partilerin iktidara gelmesi ya da parlamentolarda güç kazanmasıyla birlikte daha da artmıştır. En az beş Avrupa ülkesi, Müslümanlara son derece olumsuz bakan sağ partilerin etkisi altına girmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Macaristan’dır. Ülkenin Başbakanı Viktor Orbán, Suriyeli mültecileri “Müslüman istilacılar” olarak nitelendirmiş ve “İslami istilâ nedeniyle kimliğimiz tehlike altındadır” ifadelerini kullanmıştır.[13]
Sağ partiler, geleneksel sağ ve aşırı sağ olarak ikiye ayrılmaktadır. Geleneksel sağ, toplum içindeki gelenekleri ve normları korumayı hedeflerken; aşırı sağ, bu gelenek ve normları korumak adına zorlayıcı müdahalelere ve şiddet kullanımına başvurma eğilimindedir. Aşırı sağ ideoloji; etnik ve dinî fanatizm, genel olarak göçmenlere, özelde ise Müslüman göçmenlere düşmanlık temelinde şekillenmektedir. Bu yaklaşım, suç ve hırsızlık gibi olguları genel göç artışına, özellikle de Müslüman göçüne bağlamaktadır.[14]
Bu siyasi ve toplumsal tablo içinde medya, kışkırtıcı söylemlerle birlikte, ırkçılığı ve İslamofobi olgusunu besleyen olayları abartmada önemli bir rol oynamış; Müslümanları tekrar tekrar terörle ilişkilendirerek bir tehdit kaynağı olarak sunmuştur.
Filistinli düşünür Edward Said, bu rolü ele alan öncü isimlerden biri olmuş ve Covering Islam adlı eserinde, Batı medyasının İslam’ı nasıl ele aldığını derinlemesine analiz etmiştir. Said’in bu çalışması, Batı söylemindeki ırkçılık ve İslamofobinin kökenlerini anlamak açısından temel ve vazgeçilmez bir referans niteliği taşımaktadır.
Ayrıca, özellikle ekonomik krizlerin ardından Avrupa ve Kuzey Amerika’da sağ siyasi hareketlerin yükselişi, bu olgunun daha da güçlenmesine katkı sağlamıştır. Bu süreçte göç ve Müslüman topluluklar, söz konusu akımların popülist siyasi söylemlerinin başlıca hedefi haline gelmiştir.[15]
Irkçılık ve İslamofobinin gelişimini izleyenler, bu olgunun hem anlık/tepkisel bir karakter taşıdığını hem de uzun vadeli stratejik bir hat üzerinde ilerlediğini gözlemlemektedir. Bu strateji, İslam’a yönelik nefreti zihinlere yerleştirmeyi amaçlamakta; ortaya çıkan her fırsatı, her münferit olayı bu nefreti kökleştirmek ve yeniden üretmek için kullanmaktadır. Nihai hedef ise, İslam ve Müslümanlara karşı önyargılı bir kamuoyu inşa etmek; özellikle genç Batılılar arasında İslam’a yönelik artan ilgiden duyulan rahatsızlığı körüklemektir. Bu durum, kilise düşüncesindeki belirgin gerileme ve Talmudik düşüncedeki kapanmayla birlikte okunmaktadır.[16]
Dikkat çekici bir diğer husus ise, birçok medya kuruluşunun açık ya da örtük biçimde İslam’a yönelik nefreti teşvik etmesidir. Herhangi bir kişi bir azınlığa karşı ırkçı bir söylem kullandığında, genellikle medya platformlarından tamamen dışlanırken; söz konusu söylem Müslümanlara yöneldiğinde, aynı kişi bu platformlarda konuşmaya devam edebilmektedir. Bu çifte standardın arkasında, Batı’daki medya mülkiyetinin yaklaşık 10 milyarderin elinde yoğunlaşmış olması yatmaktadır; bu durum, temel meselelerde görüş çeşitliliğini fiilen engellemektedir.
Müslümanlara yönelik bu olumsuz ve İslam nefreti boyutuna varan tasvir, başlıca ana akım medya organları tarafından üretilmiş ve beslenmiştir. Gazeteler, televizyon sunucuları ve sosyal medya platformları, Müslümanlara yönelik nefret ve düşmanlık yayarak kazanç elde eder hale gelmiş; hatta video oyunları üreticileri dahi İslamofobiden fayda sağlamıştır.[17]
Medyanın Rolü: Olumsuz Stereotiplerin İnşası
Medya, ayrımcı tutumların yaygınlaştırılmasında ve bu tutumların olağan bir durummuş gibi kabul edilmesinde en etkili araçlardan biridir. Edward Said, Covering Islam adlı çalışmasında, Batı medyasının Müslümanlar hakkında nasıl bir izlenim inşa ettiğini ayrıntılı biçimde ele almıştır. Said’e göre medya, Müslümanları “ötekiler” olarak sunmakta ve onları, inandıkları İslam dininden kaynaklandığı iddia edilen bir şiddet sarmalı içinde yaşayan insanlar olarak tasvir etmektedir.[18]
Medya söyleminde Müslümanlara yapıştırılan “şiddet İslam’dan doğar” türündeki ifadeler bu algının temelini oluşturmaktadır. Said, üniversite öğrencilerine ve akademik elitlere hitaben şu çağrıda bulunur: “İslam kelimesinin ne anlama geldiğini sorun; mutlaka aynı cevabı alacaksınız: teröristler, silahlı kişiler, fanatikler, sakallı adamlar ve baş düşmanları olan Amerika Birleşik Devletleri’ne zarar vermek isteyenler.” Bu yolla, Batı’da medya tarafından şekillendirilen “Müslüman miti”, toplumsal düzeyde somut bir biçimde yeniden üretilmektedir.[19]
Bu etkinin açıklanması bağlamında Seyyid Rıza Ameli, medya endüstrisinin “hakikat üretme” kapasitesine odaklanmakta; medyanın ürettiği yapay hakikatin, sahadaki gerçeklikten çok daha güçlü bir baskı unsuru haline gelebildiğini belirtmektedir.
Ameli’ye göre, Müslümanlar hakkında hatalı bir sonuca varmak ve bu sonuç üzerinden inananlar hakkında yargıda bulunmak, çifte ayrımcılık anlamına gelmektedir. Bu ayrımcılığın paylaştırılmasının ise medya aracılığıyla gerçekleştiğine dikkat çekmektedir. Son dönemde literatürde fiilî olarak yer edinen İslam ve Müslümanların medyadaki temsili meselesi, Batı’nın ana akım medya organlarında Müslümanlara ilişkin söylem ve imgelerin ağırlıklı olarak olumsuz bir çerçevede kurulduğunu teyit etmektedir. Ayrıca, “İslami köktencilik”, “İslami aşırılık” ve “İslami radikalizm” gibi Müslümanları suçlayıcı kavramların kullanımının, 11 Eylül 2001 sonrasında belirgin biçimde arttığı gözlemlenmektedir.[20]
Bu çerçevede Rathus, katı zihinsel stereotipleri; kişiler, nesneler ve olaylar hakkında sabit beklentiler üreten, aşırı genellemeye yol açan ön yargılı hükümler olarak tanımlamaktadır. Reitsman ve Dow ise, stereotipleri; belirli bir gruba ilişkin olarak aşırı basitleştirme ve katılık içeren, bireyleri bir dizi özelliğe dayanarak tanımlayıp sınıflandıran zihinsel tasarımlar şeklinde değerlendirmektedir.[21]
Stereotip düşünceler her ne kadar katı olsa da, değiştirilebilir niteliktedir. Olağan dışı gelişmeler yaşandığında, stereotipin içeriği olumlu ya da olumsuz yönde son derece hızlı biçimde dönüşebilmektedir. Bu bağlamda bar–tab modeli, dış ülkeler ve toplumlar hakkında olumlu ya da olumsuz stereotiplerin oluşumunu açıklayan bir model olarak öne çıkmaktadır. Model, bilgi kaynaklarının niteliği ve medya içeriğinin yapısının, bireylerin yabancı ülkelere yönelik belirli inanç ve tutumlar geliştirmesinde belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra eğitim düzeyi, yaş, bilgi seviyesi ve kişisel eğilimler gibi değişkenlerin de bu süreçte etkili olduğuna işaret etmektedir.[22]
Arap Baharı Sırasında ve Sonrasında Batı Irkçılığı
Arap Baharı devrimleri, ki bu son derece doğaldır, Arap dünyasındaki baskıcı rejimlere karşı yönelmiş olduğu kadar, aynı zamanda Batı’nın siyasal ve ekonomik düzeylerdeki hegemonya politikalarına karşı da bir itiraz niteliği taşımıştır.
Arap devrimleri, yakın zamana kadar Arap toplumlarında devrimlerin neden gerçekleşmediğini açıklamak için öne sürülen yerleşik stereotipleri de yıkmıştır. Bu stereotipler şu unsurlara dayandırılmaktaydı:[23]
- Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki yerine, yönetici ile tebaa arasındaki kültürel “özgünlük”.
- Güvenlik denklemine dayalı olarak yönetici ile tebaa arasındaki tarihsel takas.
- Değişimi engellemek amacıyla toplumsal “ağrı kesiciler” sunan rantiyeci devlet modeli.
- Değişimi sahiplenip yönlendirebilecek güçlerin yokluğu.
Arap devrimleri, aynı zamanda yeni kuşaklar ile geleneksel elitler arasında bir tür kopuşu ifade etmiştir. Zira bu elitler, önceki kuşaktan farklı bir siyasal ve toplumsal sosyalleşme süreci yaşamış olan yeni nesillerin ruh hâlindeki ve kültürel yapısındaki dönüşümü okuyamamışlardır. Tüm bunlar, elbette modern teknolojik iletişim araçlarının sağladığı imkânlar zemininde gerçekleşmiştir.
Tunus’ta ve Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yaşanan olaylar; dinî gruplar (Müslümanlar ve gayrimüslimler) arasındaki hoşgörü, “İslami, liberal ve sol” siyasi akımlar arasındaki dayanışma ve barışçıl karakteriyle (sloganlar, ortaklaşma, rol paylaşımı) hem içeriye hem de dışarıya güçlü mesajlar vermiştir. Bu mesajın özü şuydu: “Bakın, hakkımızdaki olumsuz fikirlerden bağımsız olarak kendi destanımızı yazıyoruz.” Bu destan, Batılıların zihninde yer almayan ya da görmeye alışık olmadıkları sahneleri gözler önüne sermiştir.[24]
Arap ayaklanmaları yalnızca halklarına onlarca yıl baskı uygulayan rejimlerin devrilmesine yol açmamış, aynı zamanda bazı Arapça yayın yapan haber kanallarının, siyasal gerekliliklerle mesleki ilkeler arasında denge kurmakta başarısız olmaları nedeniyle, medya uzmanları tarafından mesleki bir başarısızlık olarak değerlendirilen bir tabloyu da ortaya çıkarmıştır.[25]
Devrimler süresince bazı Arap ülkeleri, sivil akımları destekleyen ve İslami siyaset ile İhvan yönetimine karşı duran televizyon kanalları kurmuştur. Bu adım, medya piyasasında uzun süredir etkin olan ve bu akımları destekleyen diğer kanalların etkisini dengelemeyi amaçlamıştır. Öte yandan, Arapça yayın yapan Amerikan kanalları (örneğin Alhurra) ile bazı Körfez kanallarının, olayları ve özellikle Mısır’daki gelişmeleri ele alış biçimlerinin, belirli bir çizgide ve mevcut rejimi destekler nitelikte olduğu görülmüştür.[26]
Batı medyasına gelince; haber dünyasında, diğer alanlarda olduğu gibi, mutlak bir tarafsızlık yoktur. Ancak gazetecilik mesleğinde herkes, tarafsızlığa yaklaşmanın herhangi bir medya platformunun başarısının anahtarı olduğu konusunda hemfikirdir. Zira zihinleri kazanma mücadelesinde tarafsızlık, yani önyargılardan, eğilimlerden ve çıkar hesaplarından arınmış biçimde dünyadaki gelişmeleri izleyiciye aktarma ilkesi hayati önem taşır. Buna ek olarak, her haber kuruluşunun bağlı olduğunu ilan ettiği haber değerleri de bu çerçevede belirleyicidir.[27] Arap devrimleri sırasında Batı medyasındaki çeşitliliği açıklayan temel etkenlerden biri de budur.
Arap Baharı’nın etkileri kapsamında, 2013 karşı-devrimleri sonrasında şiddeti artan göç krizi, Avrupa’da ve dünyada aşırı sağ akımların yükselişine katkı sağlamıştır. Irkçı söylemleri açıkça dile getirmek artık ayıp sayılmamakta; aksine sokak gösterileri düzenlemek, kitleleri seferber etmek ve seçim kazanmak mümkün hâle gelmiştir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde yaşanmıştır.[28]
Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Emma Sky, göçün sınırlandırılmasının Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının başlıca motivasyonu olduğunu belirtmiş; popülistlerin göç meselesini siyasi kazanç elde etmek için istismar ettiğine dikkat çekmiştir. Sky, aşırı sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin lideri Nigel Farage’ın, Slovenya-Hırvatistan sınırında Suriyeli mültecileri gösteren dev bir afişin önünde poz verirken görüntülenmesini örnek göstermiştir. Verilmek istenen mesaj açıktı: “Eğer Britanya Avrupa Birliği’nden ayrılmaz ve sınırlarının kontrolünü geri almazsa, mülteciler ülkeye akın edecektir.”[29]
Göç hareketleri, ekonomik gerilemeler ve sağcı dalganın yükselişiyle somutlaşan siyasal dönüşümlerle eş zamanlı gerçekleşmiştir. Bu durum, birbiriyle çelişen iki eğilimi güçlendirmiştir: Birincisi, Avrupa’daki Müslümanlara yönelik ırkçı saldırı ve olayların artması; ikincisi ise ayrımcılıkla mücadeleye yönelik hükümet ve sivil toplum girişimlerinin çoğalmasıdır.
Aksa Tufanı Gölgesinde Avrupa’da Irkçılık
“Aksa Tufanı” operasyonu sırasında Filistin meselesi, güçlü bir eleştirel farkındalık kıvılcımı ateşlemiştir. Bu süreç, tüm dünyanın başka bir tür işgalden muzdarip olduğunu ortaya koymuştur; bu işgal kimi zaman siyasi, kimi zaman ekonomik, kimi zaman da medyatik nitelik taşımakta; zihinler işgal edilmekte ve düşünceler sömürgeleştirilmektedir.
Trajik, hatta bir ölçüde ironik olan şu ki; Jürgen Habermas ve Seyla Benhabib gibi, entelektüel kariyerlerini eleştirel düşünce üzerine inşa eden ve dünyaya eleştirel düşünmeyi öğretme iddiasında bulunan filozoflar dahi, bu zihinsel işgalin hegemonyasından bütünüyle azade olamamışlardır.
Nitekim “Aksa Tufanı”, kendilerini hâlâ Aydınlanma’nın gecikmiş savunucuları olarak konumlandıran bu isimleri açık biçimde teşhir etmiş; projelerinin henüz tamamlanmadığı gerekçesiyle pozisyonlarını meşrulaştırma çabalarının, insanlık vicdanı karşısındaki sahteliğini gözler önüne sermiştir.[30]
Mısır Gazeteciler Sendikası tarafından kurulan “İsrail İşgal Suçlarını Belgeleme Komitesi”, Batılı bazı medya kuruluşlarının Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılar sırasında İsrail işgaline yönelik açık yanlılığını ortaya koyan beş sahne tespit etmiştir:[31]
1- Gazze’de sivillerin korkusu:
Amerikan ABC televizyon ağı, yayımladığı bir haberde Gazze Şeridi’ndeki sivillerin, İsrail’in Hamas savaşçılarını hedef alan saldırıları nedeniyle korku yaşadığını ifade etmiştir. Bu dil, kavramları bilinçli biçimde birbirine karıştırmakta; işgal nedeniyle Filistinlilerin maruz kaldığı şiddet ve öldürme eylemlerinin ağırlığını hafifletmekte ve İsrail’i sivillerin bombalanmasındaki doğrudan sorumluluktan fiilen muaf tutmaktadır.
Bu tür bir anlatım, Filistinlilerin ölümünün İsrail saldırılarının dolaylı bir sonucu olduğu izlenimini yaratmakta; İsrail bombardımanlarını Hamas’la çatışma bağlamında kaçınılmaz bir durum gibi sunmaktadır. Aynı medya kuruluşu, Gazze’ye yönelik bombardımandan söz ederken çoğu zaman saldırıyı gerçekleştiren tarafı açıkça belirtmemekte; “hasar gördü” ya da “yıkıldı” gibi muğlak ifadeler kullanarak bağlamı belirsizleştirmektedir.
2- İsraillilerin öldürülmesi, Filistinlilerin ölümü:
Komitenin tespit ettiği ikinci sahne ise, Batı medyasındaki açık dil ayrımını gözler önüne sermektedir. İngiliz BBC’nin “profesyonellik” iddiası, İsrail lehine sergilediği bariz yanlılığı engellememiştir. Nitekim BBC, aynı metin içerisinde dahi İsrailliler için “öldürüldü”, Filistinliler için ise “öldü” ifadesini kullanmıştır. X platformundaki milyonlarca izlenme alan bir paylaşımında şu ifade yer almıştır:
“Gazze’de 500’den fazla kişi öldü, İsrail’de ise 700’den fazla kişi öldürüldü.”
3- Hamas saldırıları:
BBC’nin Birleşik Krallık’taki Filistin Büyükelçisi Husam Zomlot ile gerçekleştirdiği bir röportajda, sunucunun soruları ağırlıklı olarak Hamas saldırılarının kınanmasına odaklanmış; İsrail bombardımanı sonucu hayatını kaybeden Filistinli siviller büyük ölçüde görmezden gelinmiştir. Filistinli büyükelçi, yanıtında Batı medyasının her zaman İsrail anlatısına meylettiğini; yalnızca İsrailliler öldürüldüğünde televizyona davet edildiğini, İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırıları sırasında ise medyada kendisine yer verilmediğini ifade etmiştir.
4- Filistin Yönetimi’ne yardımların durdurulması:
Alman Bild gazetesi, İsrail işgaline yönelik aşırı bir yanlılık sergilemiş; Genel Yayın Yönetmeni Marion Horn, savaşın başında kaleme aldığı bir yazıda Filistin Yönetimi’ne yapılan yardımların durdurulması çağrısında bulunmuştur. Yazı, “Bu barbarlara artık Alman parası yok” başlığını taşımaktaydı. Aynı yazıda gazete, saldırıyı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in doğum günüyle ilişkilendirerek, sanki Hamas’ın Putin’e sunduğu bir “hediye” imajı yaratmıştır.
5- Filistin davasına saldıran isimlerin ekrana taşınması:
Amerikan Fox News kanalı, İsrail anlatısına destek vermekle yetinmemiş; Filistin anlatısını savunanlara saldıran isimleri sistematik biçimde ekranlarına taşımıştır. Bunların başında, Beyaz Saray eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Allen gelmektedir. Allen, bazı uluslararası haber ajanslarının Gazze’de yaşananlardan İsrail’i sorumlu tutmasını “acınası” olarak nitelendirmiş ve medya kuruluşlarına bu yaklaşımı değiştirmeleri yönünde açıkça baskı yapılması çağrısında bulunmuştur.
Toplumsal düzeyde ise, Müslüman mezarlıklarının tahrip edilmesi, camilere yönelik saldırılar, tehdit içerikli mesajlar ve telefon aramaları, ırkçı hakaretler gibi eylemler; 7 Ekim sonrası Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı ve İsrail’in askerî karşılığı gerekçe gösterilerek, Avrupa’nın farklı ülkelerinde Müslümanlara karşı kayda geçen ırkçı davranışların başlıca örnekleri olmuştur.
Bir rapora göre, Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan Müslümanların yaklaşık yarısı günlük yaşamlarında ayrımcılığa maruz kalmakta; nefret vakalarında ise keskin bir artış kaydedilmektedir.
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı Sözcüsü Nicole Roman, toplanan verilere dayanarak “Avrupa Birliği’nde Müslüman olmanın giderek daha zor hale geldiğini” belirtmiştir.
Ekim 2021 ile Ekim 2022 tarihleri arasında, AB’ye üye 13 ülkede 9.600 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ankete göre, Müslümanların yaklaşık yarısı günlük yaşamlarında ayrımcılıkla karşılaştıklarını ifade etmiştir. Bu oran, 2016 yılında yapılan benzer bir çalışmada kaydedilen %39’luk orana kıyasla ciddi bir artışa işaret etmektedir. Roman, Gazze’deki savaşın patlak vermesinden bu yana, Orta Doğu’daki çatışmaların körüklediği biçimde Müslümanlara yönelik nefrettin belirgin şekilde arttığını vurgulamıştır.
Almanya’daki Âlimler ve Davetçiler Heyeti Başkanı Dr. Taha Amer ise, camilere yönelik ırkçı saldırıları körükleyen etkenlerin başında, gerçekleri çarpıtan ve Müslümanlara karşı yalanları yaygınlaştıran yanlı medyanın geldiğini ifade etmektedir.
Amer’e göre, “Bir şiddet olayı ya da suç işlendiğinde, eğer fail Müslümansa medya derhal ‘İslami terör’ anlatısını benimsemekte; benzer olaylar Müslüman olmayanlar tarafından gerçekleştirildiğinde ise medya ya sessiz kalmakta ya da kimi zaman bu eylemleri meşrulaştırmaya çalışmaktadır.”
Bu yöntemle, kitlelerin zihninde şiddet ile İslam, terör eylemleri ile İslam arasında doğrudan bir bağ kuran bir bilinç inşa edilmekte; bu da camilere ve genel olarak Müslümanlara yönelik saldırılarla somutlaşan ırkçılık oranlarının artmasına yol açmaktadır.
Bununla birlikte, Batı’daki Müslüman varlığı açısından umut verici olan husus şudur ki; bu aykırı açıklamalar ve tutumlar, medyanın kışkırtıcı ve yanıltıcı rolüyle şekillenen Batı toplumunun yalnızca bir kesimini temsil etmektedir. Buna karşılık, İslamofobi taşımayan, önyargı ve nefretten uzak, daha nesnel bir tutum benimseyen kayda değer bir başka kesim de mevcuttur.
Bunun en somut göstergesi ise, Gazze’ye yönelik modern tarihin en büyük soykırımlarından birine maruz kalan Filistin halkıyla dayanışma amacıyla, Batılı üniversitelerin öğrencileri tarafından gerçekleştirilen
onurlu ve cesur dayanışma eylemleridir.
Müslümanların İmajını Düzeltme ve Vatandaşlığı Güçlendirme Mekanizmaları
2017 yılında iki araştırmacı, medyanın İslami kimliğin inşasındaki rolünü incelemek amacıyla yayımlanmış 345 çalışmayı analiz etmiş ve bu çalışmaların büyük çoğunluğunun İslam ülkelerini ve İslami medyayı ihmal ettiğini ortaya koymuştur. Ayrıca araştırmaların çoğunun göç, terör ve savaş konularına odaklandığı, Müslümanların genellikle olumsuz bir çerçevede sunulduğu, İslam’ın ise çoğu zaman şiddet yanlısı bir din olarak tasvir edildiği sonucuna ulaşılmıştır.
Gazze savaşı bağlamında Müslümanlara yönelik nefret duygularının şiddeti, her Avrupa ülkesinde hükümetlerin tutumlarına bağlı olarak farklılık gösterse de, özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu Avrupa Birliği ülkelerinde, nefret söylemi ve düşmanca davranışların Müslümanların topluma entegrasyonu üzerindeki olumsuz etkilerine dair endişeler giderek artmaktadır.
Siyasal yaşam düzeyinde ise bu durum, birçok Müslümanın kendilerine güven veren geleneksel iktidar partilerini boykot etmelerine ve kendilerini koruyamadıkları gerekçesiyle bu partileri sorumlu tutmalarına yol açabilir. Bu gelişme, Müslüman karşıtı bir söylemi benimseyen aşırı sağ popülist partilerin lehine bir ortam yaratabilir.
Korku siyaseti yürüten politikacıların oy kazanmak amacıyla Müslümanları şeytanlaştırdığı bir ortamda, Müslüman toplulukların karar alma mekanizmalarında yer alması her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır. Buna rağmen, yalnızca Müslümanların insan haklarının korunmasını savunan bazı kuruluşların şüphe ve güvensizlikle karşılandığı, kamusal hayata katılımlarının engellendiği, hatta çoğu zaman asılsız güvenlik gerekçeleriyle kapatıldığı görülmektedir. Bu nedenle, ulusal güvenliğin korunmasının, insan hakları üzerinde orantısız ve gereksiz kısıtlamalar getirilmesini meşrulaştıramayacağı vurgulanmalıdır.
Avrupa düzeyinde, Avrupa Komisyonu bünyesinde “Müslümanlara Yönelik Nefretle Mücadele Koordinatörü” bulunmaktadır. Bu görev 2015 yılında, “Komisyon hizmetleri genelinde Müslümanlara yönelik nefrete karşı güçlü ve kapsamlı bir yanıt sağlamak” amacıyla oluşturulmuştur. Bu kapsamda eğitim sektörü, entegrasyon ve toplumsal uyum politikaları, istihdam ve ayrımcılıkla mücadele alanlarında çeşitli fonlar sağlanmaktadır.
Örneğin Alman hukuk sisteminde Müslüman karşıtlığına özgü cezai hükümler yer almamakla birlikte, Alman hükümetinin bu olguya ilişkin bir parlamento soru önergesine verdiği yanıta göre, Ceza Kanunu’nun hakarete tahrik, nefrete teşvik, fiziki saldırı ve tehdit gibi suçları kapsayan çeşitli maddeleri uygulanmaktadır. Hükümet, bu çerçevede üç ay içinde 120 adli vakayı takip etmiştir.
Uzmanlara göre, Avrupa’daki Müslümanlar ve onların temsilcileri de kendilerine yönelik nefret söylemiyle mücadelede, tutumlarını net bir biçimde ortaya koyarak, yaşadıkları ülkelerdeki diğer dinlerin temsilcileri ve siyasi partilerle iletişim kanallarını açmak suretiyle aktif rol üstlenmelidir.
Ayrıca eğitim ve bilim kurumlarının, İslam’ın hoşgörü, sevgi, ötekiyle iletişim ve iyilikte iş birliği gibi değerlere dayanan aydınlık yüzünü ön plana çıkarması gerekmektedir. Bu bağlamda, eğitsel içeriklerin yoğunlaştırılması, genç kuşaklara İslam’ın temel insani ilkelerinin tanıtılması, dini metinlerin yanlış yorumlanmasına dayanan birçok hatalı algının düzeltilmesi önem taşımaktadır. Bunun için bilimsel kurslar ve atölye çalışmaları düzenlenmeli, farklı eğitim kurumlarında âlimlerin, davetçilerin ve uzmanların rolü etkinleştirilmelidir. Aynı şekilde, medyanın tüm türleri aracılığıyla ırkçı ayrımcılığın ve nefret söyleminin tehlikeleri konusunda bilinçlendirme yapılmalı, ırkçı düşünceleri suç sayan yasal düzenlemeler hayata geçirilmeli ve caydırıcı yasalar kararlılıkla uygulanmalıdır. Devletler ve toplumlar, aşırılık, terörizm ve her türlü fanatizmle mücadelede başarılı deneyimlerden yararlanmaya davet edilmelidir.
Eğitim ve mesleki eğitim programlarının, Müslümanların Avrupa toplumlarının inşasına yaptıkları olumlu katkıları açıkça ortaya koyması ve Batı’daki bazı çevrelerin İslam ve Müslümanlar hakkında ürettiği olumsuz imajı düzeltmeye yönelik içerikler içermesi gerekmektedir. Bu, tüm bireyler arasında karşılıklı saygının hâkim olduğu bir toplumun oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Ayrımcılık ve nefret uygulamalarının arttığı bir dönemde, kültürel ve dinsel çeşitlilik konularında toplumsal farkındalığın ve eğitimin güçlendirilmesi, Avrupa toplumunun farklı bileşenleri arasında birlikte yaşamı pekiştirecek pratik ve gerçekçi çözümler sunmaktadır. Eğitim, ırkçı olgularla mücadelede en etkili araçtır ve halklar arasında anlayış ve iş birliğini güvence altına alan yoldur.
Geleneksel medyanın ideolojik yönlendirme veya finansman nedeniyle olumsuz roller üstlendiği durumlarda ise, sosyal medya, fikirlerin aktarılması ve birlikte yaşama, ırkçılıkla ve İslamofobiyle mücadeleyi destekleyen bir kamuoyu oluşturulmasına katkı sunabilir. Ancak bu süreçte, güvenilirliğe bağlı kalınması ve medya manipülasyonu ile kamuoyunu olumsuz etkileme tuzaklarından kaçınılması gerekmektedir.
Sonuç
Araplar ve Müslümanlara kötülük atfedilmesinin, onları hedef almayı kendi imajını iyileştirmenin ya da siyasi kazanımlar elde etmenin en iyi stratejisi olarak gören kurnaz güçlerle bağlantılı olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, güvenilirliğini yitirmiş gündemlerini meşrulaştırmak amacıyla, sağlıklı ekonomik ve sosyal politikalar sunmak veya toplumların karşı karşıya olduğu çeşitli sorunların en iyi nasıl çözülebileceğine dair meşru tartışmalara katılmak yerine, korku yayılmaktadır.
Bu nefreti içinde barındıran kişiler, ya beyaz adamın üstünlüğü teorisine inanmakta ya da göçmenlerin kendi geçim kaynaklarıyla rekabet etmesinden endişe duymaktadır. Genel olarak ise, Orta Doğu ülkelerinden gelen göç dalgaları arttıkça Avrupa’da sağcı söylemin yükseldiği görülmektedir.
Arap ve Müslüman mültecilerin akınından korku yayan söylemler ya da Müslüman nüfusun artmasıyla Avrupa’nın Hristiyan kimliğinin yok olacağı yönündeki teoriler yoğunlaştıkça, sağcı ve popülist fikirler her geçen gün daha geniş bir kitleye ulaşmaktadır.
Bu yükseliş, göçmenlerin ve mültecilerin hak ve özgürlükleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurmuş, Avrupa ülkelerinin göçe yönelik tutum ve politikalarında gerilemeye yol açmış, ayrıca mülteci ve göçmen haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin göz ardı edilmesine neden olmuştur. Bu uygulama ve davranışlar, aynı zamanda Avrupa’nın kendisini vatanı olarak gördüğü temsili demokrasi ve insan hakları ilkelerini de zedelemiştir.
Batılı medyanın genel olarak, özellikle de Avrupa medyasının söylemi, gücünü kendi dışındaki yapılardan almaktadır. Dilin yaptığı ise, bu gücü ve onun yapısını simgelemekten ibarettir. Bu söylemin kamuoyunu yansıtması şart değildir; daha ziyade söylemi üretenleri yansıtır ki bunların çoğu muhafazakâr ya da “İsrail” yanlısı kesimlerdir.
Bu söylem, Araplar ve Müslümanlar hakkında, aslında Orta Çağ’da çizilmiş olan olumsuz kalıp yargıları yeniden üretmektedir. Günümüzde kamuoyunu şekillendiren Batı medyası, İslam’ı bir din olarak, İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuz durumla bilinçli biçimde birbirine karıştırmakta; bu da çağdaş medyanın – yaygınlığı ve gücü sayesinde – önleyici savaşları meşrulaştıran bir hegemonya aracı olarak kullanılmasına yol açmaktadır. Kamuoyu, Araplar ve Müslümanlara ilişkin olumsuz stereotiplerin pekiştirilmesi yoluyla bu savaşları kabullenmeye hazırlanmakta, söz konusu kalıp yargılar ise bugün yeni nefret unsurlarıyla daha da kökleşmektedir.
Bu söylem yalnızca baskıcı rejimleri desteklemekle kalmamakta, aynı zamanda Avrupa toplumlarının kendisini de tehlikeye atmaktadır. Bu durum, gerçeğin zedelenmiş onurunu iade edecek ve medyanın reform ve değişimin temel bir kaldıracı, halkların beklentilerine giden yolu aydınlatan asli bir rehber olarak rolünü yeniden tanımlayacak bir “medya baharı”nı gerekli kılmaktadır.
Öte yandan, İslami medya da araştırma ve çalışmaların yetersizliği ile, âlimler ve davetçilerle eğitimciler ve aydınlar arasındaki koordinasyon eksikliği gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu nedenle İslami medya projesinin, dini, eğitsel, kültürel ve toplumsal açıdan tüm hedef kitlelerin ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak bütüncül bir yapıya kavuşması gerekmektedir. Bu durum, medya faaliyetlerini halkların beklentileri düzeyine taşıyacak profesyonel bir medya sistemine duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır.
Kaynaklar:
[1]“Avrupa Müslümanları: Kalıplaştırma ve Irkçı Ayrımcılığın Mağdurları – Fransa Örneği” başlıklı analitik çalışma, El-Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi.
[2]“İslamofobi ve Medya: İslam Karşıtlığının Güncel Görünümleri”, Türkçe Vizyon (Vizyon Türkçe) Dergisi.
[3]“Avrupa Müslümanları: Kalıplaştırma ve Irkçı Ayrımcılığın Mağdurları – Fransa Örneği” başlıklı analitik çalışma, El-Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi, önceki kaynak.
[4]Avrupa Konseyi Kararı: Avrupa’da İslam Nefretine Karşı Harekete Geçme Çağrısı, Amnesty International.
[5]Önceki kaynak.
[6]Amani Abd el-Raouf Muhammed Osman: “İnternet Ortamında Müslüman İmajının Düzeltilmesine Yönelik Mekanizmalar: Eleştirel Analitik Bir Çalışma”, Medya Araştırmaları ve Çalışmaları Dergisi, s. 371.
[7]Badran Belhassan: “Bir Nefret Söylemi Olarak İslamofobi: Dini ve Kültürel Kökleri”, Al-Tamaddun Journal, sayı 17, cilt 1, 2022, s. 168.
[8]“Avrupa’nın Kalbinde İslamofobi: Artan Tehlike ve Müslümanlara Yönelik Ayrımcılığın Yükselişi”, El-Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi.
[9]İsmail Azzam: “Avrupa’da İslamofobi: Tanımlar ve Mücadele Yöntemleri”.
[10]“Araplar ve Müslümanlar Avrupa’da Irkçılık ve Ayrımcılıkla Karşı Karşıya”, Al-Arab Gazetesi.
[11]“Avrupa’nın Kalbinde İslamofobi: Artan Tehlike ve Müslümanlara Yönelik Ayrımcılığın Yükselişi”, El-Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi, önceki kaynak.
[12]Aynı kaynak.
[13]İsmail Azzam: “Avrupa’da İslamofobi: Tanımlar ve Mücadele Yöntemleri”.
[14]Avrupa’nın Çeşitli Bölgelerinde Aşırı Sağcı Akımların Yükselişi Gölgesinde Türkiye’ye Yönelik Irkçı Saldırılar, Turk Press.
[15]Muhammed el-Nuri: “İslamofobi: Geçici Bir Olgu mu Yoksa Stratejik Bir Plan mı? Kökleri ve Sonuçları”, Arabi21.
[16]Önceki kaynak.
[17]“Batı Medyasında Müslümanlara Yönelik Hakaretler: Ücretli Uygulamalar (Rapor)”, Anadolu Ajansı.
[18]“İslamofobi ve Medya: İslam Karşıtlığının Güncel Görünümleri”, Türkçe Vizyon Dergisi.
[19]Önceki kaynak.
[20]Aynı kaynak.
[21]Amani Abd el-Raouf Muhammed Osman: “İnternet Ortamında Müslüman İmajının Düzeltilmesine Yönelik Mekanizmalar: Eleştirel Analitik Bir Çalışma”, Medya Araştırmaları ve Çalışmaları Dergisi, s. 357.
[22]Önceki kaynak, s. 359.
[23]Halide Kaasis Khalasi: “Arap Baharı: Devrim mi Kaos mu?”, Arap Birliği Araştırmaları Merkezi.
[24]“Arap Baharı Batılıların Zihinlerindeki Kalıp Yargıları da Kırdı”.
[25]Ahmed Süleyman: “Medya Tarafsızlığı Yanılgısı ve Arap Baharı”, BBC.
[26]Önceki kaynak.
[27]Aynı kaynak.
[28]Hasan Mazen: “Irkçılık ve İnsanlardaki Evrimsel Kökenleri”, Al-Arab Gazetesi.
[29]“Arap Baharı’nın Başarısızlığı Göçü Artırdı ve Popülizmi Azdırdı”, Al-Arab Gazetesi, önceki kaynak.
[30]Türk Akademisyen: “Aksa Tufanı’nın Küresel Bilinç Üzerindeki Etkisi”, Turk Press.
[31]Ahmed el-Behnasavi: Batı Medyasının İsrail İşgaline Yönelik Taraflılığına Dair Görünümler.

